ÜÇÜNCÜ KEZİN LANETİ: BİR BABA, BİR YAŞLI KADIN VE BİR MİLYONERİN VİCDANI.

Temmuz güneşi İzmir’in asfaltını yakıp kavururken, Barış’ın nefesi kesiliyordu. Bu, işe üçüncü kez geç kalışıydı ve Necati Bey’in acımasız kurallarını çok iyi biliyordu. Tam o sırada, tekerlekli sandalyesiyle asfaltın ortasında mahsur kalmış yaşlı bir kadın gördü. Bir anlık tereddüt; işini, kirasını, annesinin ilaçlarını riske attı. Vicdanı, cüzdanından daha ağır bastı. Barış o gün sadece işini kaybetmedi; aynı zamanda bilmediği bir milyonerler dünyasına, kendisini tüm servetiyle bir kafese hapseden genç bir kadının kaderine doğru ilk adımını attı. Ve bu adım, paranın satın alamayacağı bir hayat dersiyle sonuçlanacaktı.
İzmir’in kavurucu Temmuz sıcağı, marketin geniş otoparkını adeta buharlaştırıyordu. Barış, otuzlarının başında, yıpranmış market üniforması içinde, her adımda kendi geleceğinden uzaklaşıyordu. Kalbi göğsünde gümbürdüyor, elleri anahtarları ararken titriyordu. Üçüncü kez. Bu sayı, Müdür Necati Bey’in gözünde merhametin bittiği son noktaydı.
Barış, fakir ama onurlu bir hayat süren bekar bir babaydı. Oğlu, altı yaşındaki Can, onun her şeyiydi. İnşaatta çalışan babasını erken kaybetmiş, annesi Hanife Teyze tarafından büyütülmüştü. Hanife Teyze’nin kalp sorunları vardı ve ilaçları pahalıydı. Barış’ın tek isteği, annesine iyi bakmak ve Can’a düzgün bir gelecek sağlamaktı. Bu, onun için her sabah erken kalkıp, Necati Bey’in sert bakışlarına katlanmak anlamına geliyordu.
Marketin camlarından, içerdeki serinliğin ve düzenin, dışardaki sefaletle keskin bir tezat oluşturduğu görünüyordu. Barış, bu market zincirinde bir pozisyon kapmak için çok mücadele etmişti. Şimdi, basit bir gecikme yüzünden her şey bitmek üzereydi.
O an, metalik bir ses Barış’ın koşusunu durdurdu. Tekerleklerin asfalta sürtünme sesi, çaresizliğin tiz çığlığıydı. Arkasını döndüğünde, beyaz saçlı, yaşlı bir kadın tekerlekli sandalyesiyle asfaltın derin bir çatlağına sıkışmış halde, güneşin altında ter dökerken gördü. Kadın, çaresizce ileri gitmeye çalışıyordu, yüzündeki endişe, Barış’ın annesinin yüzünü hatırlattı.
Barış, kalbi hızla çarparken duraksadı. İşi tehlikedeydi. Vicdanı ve geleceği arasında bir saniyeliğine mücadele etti. İçindeki ses, annesinin sözlerini fısıldıyordu: “Yaşlılara saygı, insanlığın temelidir oğlum. Para gelir gider ama karakter sonsuza kadar kalır.”
Düşünmeden, yaşlı kadına doğru yürüdü. Her adım, kendi geleceğinden uzaklaşmak ama insanlığına yaklaşmak gibiydi.
Barış, dizlerinin üzerine çökerek durumu inceledi. Elleriyle tekerlekleri kavradı, sabırla ve nazikçe sandalyeyi öne arkaya hareket ettirerek kurtardı. Dokunuşları öylesine hassastı ki, kadın minnetle izledi.
Kadın, Emine Nine, güneşin altında çok kalmıştı. Barış hemen durumu fark etti. “Teyze,” dedi, sesi endişeyle doluydu. “Hadi sizi gölgeye götüreyim. Bu sıcakta kalmamalısınız.”
Emine Nine, minnettar bir sesle kabul etti. “Allah razı olsun evladım,” dedi, gözlerinde yaşlar birikiyordu. Barış, sandalyeyi üzeri kapalı bir alana taşıdı.
Yolda, kadın torunu Elif’i beklediğini söyledi. “Kızım çok çalışkan bir kız. Ama bazen çok meşgul oluyor zavallıcığım,” dedi gururla.
Arka planda, Necati Bey’in sesi otoparkın her köşesine yayılıyordu. Hiddetle dolu, tehditkar bir ses. Barış sonunun geldiğini hissediyordu. Ama pişman değildi. Emine Nine’nin gözlerindeki minnettarlık, her şeye değerdi.
Tam o sırada, marketin otomatik kapıları açıldı ve şık giyimli, yüzünde endişe ve suçluluk ifadesi olan genç bir kadın koşarak dışarı çıktı. Elif’ti.
“Nine, çok özür dilerim. Kasa çok kalabalıktı…” Sözleri yarıda kesildi. Gözleri, Nine’sinin yanındaki Barış’a takıldı.
O an, zaman durdu. Barış ve Elif’in bakışları kesişti. İki farklı dünyadan iki insan, bir anlığına aynı evrenin içinde. Elif, bu yabancı gencin gözlerindeki saflığı, yorgunluğu ve hüzünlü ama dürüst bakışını fark etti. Orada sahtelik yoktu; sadece içtenlik vardı.
Emine Nine araya girdi: “Bu delikanlı bana yardım etti. Sandalyem sıkıştı.”
Elif gözlerini güçlükle Barış’tan ayırdı. “Teşekkür ederim,” dedi titreyerek. “Gerçekten. Ninemi yalnız bıraktığım için çok utandım.”
“Önemli değil. Sadece yardım ettim,” dedi Barış.
Konuşmaları, Necati Bey’in öfkeli bağırışıyla parçalandı. Adam, öfkeyle yaklaşıyordu. Yüzü kıpkırmızıydı. “Ne yapıyorsun sen burada? Saat 9:10 oldu! Bu üçüncü kez!”
Elif ve Emine Nine, şaşkınlıkla durumu izlemeye başladılar.
“Müdür Bey, açıklayayım lütfen,” dedi Barış.
“Açıklama istemiyorum!” diye bağırdı Necati Bey herkesin duyacağı şekilde. “Üç kez geç kaldın. Kurallar kuraldır. Barış, artık burada çalışmıyorsun. Kovuldun!“
Kelimeler, Barış’ın üzerine buz gibi döküldü. İşsiz kaldı. Annesi, kira, Can… Ama garip bir şekilde, içinde bir rahatlama da vardı. Doğru olanı yapmıştı.
“Anlıyorum,” dedi Barış, sesinde sadece hüzün vardı. Emine Nine ve Elif’e döndü. “Sağlıcakla kalın.” Başını öne eğerek, ağır adımlarla uzaklaştı.
Elif, arabasının direksiyonunda oturmuş, Barış’ın uzaklaşan sırtını izliyordu. O adam, kendileri yüzünden işini kaybetmişti. Bir milyonerin torunu olarak, bu utanç ve sorumluluk duygusu göğsünü sıkıyordu. Nine’sinin sözleri kalbine saplandı: “O delikanlı özel biri. Nadir bir kalbi var.”
Elif, zengin bir ailenin kızıydı. Babası Talha Bey, İzmir’in en büyük inşaat şirketlerinden birinin sahibiydi. Hayatı lüks, özel okullar ve planlanmış bir gelecekle doluydu. O gelecek, iki ay sonra nişanlanacağı iş ortağının oğlu Selim’di. Kağıt üzerinde kusursuz bir eşti Selim, ama Elif’e hiçbir şey hissettirmiyordu. Soğuk, mesafeliydi. Oysa bugün, o otoparkta, bir yabancıyla, sadece bir bakışla daha fazlasını hissetmişti.
O gece, villalarının geniş balkonunda oturdu. İçinde bir tohum ekilmişti: Şüphe tohumu. Hayatının doğru olup olmadığına, planlanmış geleceğinin mutluluk getirip getirmeyeceğine dair bir şüphe.
Günler geçti ama Elif’in içindeki huzursuzluk dinmedi. Barış’ın yüzü, o dürüst, yorgun bakış, zihninden çıkmıyordu. Annesi, nişan hazırlıklarından bahsediyor; Selim’le olan evliliğin ailelerinin iş ortaklığını nasıl pekiştireceğinden dem vuruyordu. Elif, evet diye mırıldanıyor ama hiçbir şey duymuyordu.
Beşinci gün, dayanamadı. Markete geri döndü, Barış’ın nerede yaşadığını öğrendi: Güzelyalı, İzmir’in daha mütevazı bir mahallesi. Lüks arabasıyla dar sokaklara girdiğinde, dikkatler üzerine toplandı. Burası, onun yaşadığı ruhsuz villalardan farklıydı. Daha sade, daha canlı, daha gerçekti.
Bir yaşlı kadından Barış’ın, Kültür Park yakınlarındaki bir kilisede gönüllü olarak yoksullara yemek dağıttığını öğrendi.
Elif, Kiliseyi buldu. Kapının yanında, terli, yorgun ama gülümsüyor, herkese nazikçe yemek paketleri dağıtan Barış’tı. İşsiz kalmasına rağmen, bir köşede kendini acımak yerine, başkalarına yardım ediyordu. Eli boş olmasına rağmen, yüreği doluydu.
Elif, kuyruğun sonuna geçti. Kalbi göğsünde çılgınca atıyordu. Sıra kendisine geldiğinde, Barış başını kaldırdı. Gözleri büyüdü, şaşkınlıkla dondu kaldı.
“Siz,” dedi.
“Seninle konuşabilir miyim?” diye sordu Elif.
Kilise bahçesindeki küçük banka oturdular. Elif, gözyaşları içinde özür diledi. “O gün, senin işinden olman benim yüzümdendi. Bu adil değildi.”
Barış, başını iki yana salladı. “Hayır, kendi seçimdi. Doğru olanı yaptım. Pişman değilim.” Sonra gülümsedi. “Çünkü mutluluk para ile ölçülmez. Ben çok şeye sahip değilim. Ama yardım edebiliyorsam, birinin yüzünü güldürebiliyorsam, o zaman bir şeye sahibim demektir. İçimde huzur var. Vicdanım rahat.”
Elif’in gözleri doldu. “Ben senin tam tersine yaşıyorum. Her şeyim var: Para, rahat, fırsatlar… ama hiçbir şeyim yok. Ruhum boş. Kalbim donmuş. Hayatım bir senaryo gibi.” Gözyaşları yanaklarından süzüldü. “İki ay sonra nişanlanacağım. Tanımadığım biriyle. Ailem öyle istedi, iş ortaklığı için. Ben sadece bir araç oldum. Ve hayır diyemiyorum. Çünkü hayır dersem, ailemden vazgeçmem gerekir. Ve ben korkuyorum.”
Barış, elini uzattı ama dokunmadı. “Korkmak normal, ama korkuyla yaşamak, yaşamamak demektir. Sen mutlu olmayı hak ediyorsun.”
Saatler geçti. Elif, Barış’ın annesinin hastalığını, yoksullukla mücadelelerini öğrendi. Barış ise, Elif’in lüks ama ruhsuz dünyasını anlamaya çalıştı. Güneş batmaya başladığında, bir bağ kurulmuştu. Bir duvar yıkılmıştı.
O günden sonra Elif, her fırsatta kiliseye, Barış’ın yanına gitmeye başladı. Gizli buluşmalar, çay eşliğinde edilen samimi sohbetler… Bir akşam, Güzelyalı’daki mütevazı evine davet edildi. Hanife Teyze’yle tanıştı. O basit evde, o sade insanlarla, kendi villasında hiç hissetmediği bir aitlik duygusu hissetti.
Haftalar geçti. Bir akşam, Kültür Park’ta yürüdüler. Güneş batıyordu. Barış, ilk kez Elif’in eline dokundu. Parmakları birbirine dolandı. İki kalp aynı ritimle attı.
“Elif,” dedi Barış sessizce. “Biliyorum, senin dünyanda benim yerim yok. Ama ben, ben seninle olmak istiyorum. Sana karşı hissettiklerim gerçek.”
Elif ona döndü. “Ben de,” diye fısıldadı. “Ben de seni seviyorum. Ve senin yanında, artık korkmuyorum.”
Öpüştüler. İlk öpücükleri, saf, dürüst, gerçekti.
Ancak, gerçek dünya bu masalı beklemiyordu. Elif’in telefonu çaldı. Annesi arıyordu. “Elif, neredesin? Selim yemeğe geliyor. Nişan hazırlıklarını konuşacağız. Hemen eve gel!”
Elif’in kalbi acıyla kasıldı. Selim, nişan, aile beklentileri… Gerçek dünya tekrar kapısını çalmıştı.
Elif, o gece Selim’in karşısında otururken her şey bir oyundu. Balayı planları, ev, kariyer… Her şey mükemmeldi, ama içi boştu. Barış’ın ellerini, o öpücüğü hatırlıyordu. Selim’in soğuk ellerine baktıkça içi ürperiyordu. Artık eski Elif değildi. Değişmişti. Bir seçim yapması gerekecekti: Ya sevgi ve Barış, ya da güvenlik ve ailesinin beklentileri.
Nişan günleri yaklaşırken, baskı dayanılmaz hale geldi. Annesi elbise provası, kuaför, davetiye kontrolü derken her anını planlamıştı. Kaçış yoktu.
Elbise mağazasında, beyaz dantel elbiseyi giydiğinde, annesi Sevgi Hanım gururla ağladı. “Ne kadar güzelsin, kızım. Selim çok şanslı.”
Elif, aynaya baktı. Güzeldi, ama cansızdı. Bir kukla, bir sahte.
“Anne,” dedi birden, sesi titreyerek. “Ya ben hazır değilsem? Ya Selim’i sevmiyorsam?”
Sevgi Hanım’ın yüzündeki gülümseme dondu. “Elif, saçmalama! Sevgi zamanla gelir. Hayat bir peri masalı değil. Gerçek dünyada sorumluluklar var. Sen bu ailenin geleceğisin ve aile, bireyin üzerindedir. Bunu anla artık.” Sevgi Hanım’ın gözlerinde, bir anlık acı parıldadı. Belki o da yıllarca bu yalanla yaşamıştı.
Elif, o gece Barış’ı aradı. “Yapamıyorum. Ailem beni anlayamıyor. Benim için karar veriyorlar. Seni kaybetmekten korkuyorum ama ailemi de…”
Barış, sakin konuştu. “Elif, seni asla zorlamam. Ama şunu bil. Gerçek sevgi özgürlük ister. Seni hapseden, sevgi değildir. Sen ne istiyorsun? Kalbinde gerçekten ne var?”
Elif, sessizce ağladı. Nişan üç gün sonraydı. Hayatının geri kalanı bir yalan üzerine mi inşa edilecekti? İçinde bir şey kırıldı. Korku duvarı çatlamıştı ve çatlakların arasından cesaret sızıyordu.
Nişan gecesi gelip çattı. Bahçe ışıl ışıldı. Yüzlerce misafir, canlı müzik, pahalı yemekler… Her şey mükemmeldi, ama Elif’in içi cehennemdi. Sahneye çıktılar. Selim, gülümsüyordu. O da bu büyük oyunda bir kuklaydı.
Babası Talha Bey, konuşma yapmaya başladı: Ailelerin birliğinden, geleceğin parlaklığından…
Tam Selim, yüzüğü takacakken, Elif geri çekildi. Elini geri çekti. Müzik durdu. Sessizlik korkunçtu.
“Yapamam,” dedi. Sesi titredi ama kararlıydı. “Bunu yapamam. İlk defa gerçeğim. Selim’i sevmiyorum. Onu tanımıyorum bile. Bu evlilik yalan ve ben artık yalanlarla yaşayamam.”
Fısıltılar yayıldı kalabalıkta. Annesi öne koştu. “Elif, ne yapıyorsun? Şaka mı bu?”
“Hayır, anne. Şaka değil. Gerçek. Benim kalbim başka yerde. Başka biriyle.”
Selim şaşkınlıkla geriye doğru tökezledi. “Başka biri mi? Kim?”
Elif, kalabalığa baktı. Talha Bey, öfkeyle yaklaşırken, Elif sesini yükseltti. Herkes duydu.
“Adı Barış! Fakir bir aileden. Parası yok, lüks hayatı yok ama kalbi var. Gerçek bir kalbi ve beni ben olduğum gibi seviyor. Unvanım için değil, param için değil. Benim için!”
Talha Bey patlama noktasına gelmişti. “Sus! Bizi rezil etme! Sen ne yaptığını biliyor musun?”
“Evet, baba,” dedi Elif. Sesi güçlenmişti. “İlk defa ne yaptığımı biliyorum. İlk defa kendime ait bir karar veriyorum. Rezil mi? Hayır, baba. Rezil olan, kızını bir iş anlaşması gibi satmak.”
Talha Bey’in yüzü mosmor oldu. Elif’in hayatının en zor anında, Emine Nine, tekerlekli sandalyesiyle kalabalığın arasından öne çıktı.
“Talha,” dedi Emine Nine, sesi yaşlı ama güçlüydü. “Bu genç adam… Barış… O, kızıma otoparkta yardım eden çocuk. İşini kaybetti ama vicdanını kaybetmedi. Eğer Elif’in sevdiği adam buysa, o zaman bu kalp, tüm servetimizden daha değerlidir. Torunumun hayatını bir ticari anlaşma için mahvetmene izin vermeyeceğim!”
Ninenin sözleri, herkesi şok etti. Talha Bey dondu kaldı. Annesi ise ağlayarak, ninesinin yanına çöktü. Elif, sahneden indi ve babasına son bir kez baktı.
“Baba, ben gidiyorum. Hayatımı yaşamaya gidiyorum.”
Elif, Barış’ın ona öğrettiği özgürlüğün hafifliğiyle, o lüks bahçeden ayrıldı. Geride, darmadağın olmuş bir nişan töreni ve yıkılmış bir ticaret planı bıraktı.
Elif, Barış’ın Güzelyalı’daki mütevazı evine gitti. Kapıyı çaldığında, Barış şaşkınlıkla açtı. Elif’i o dantelli gelinlikle karşısında görünce gözleri büyüdü.
“Ne oldu?”
“Bittirdim,” dedi Elif, gözyaşları içinde ama gülümsüyordu. “Her şeyi bitirdim. Ben özgürüm.”
Barış gülümsedi. “Hoş geldin, Elif. Hoş geldin, gerçek dünyaya.”
Elif, babasının desteğini ve lüks hayatını kaybetmişti. Başlangıçta annesi ve babası onu reddetti. Ama Elif, Barış’ın yanında kendini güvende ve ait hissediyordu. Barış, Elif’e bir iş bulmasında yardım etti. Elif, lüks okullarda aldığı eğitimi, artık bir hayır kurumunda gönüllü koordinatör olarak kullanıyordu. Maaşı azdı, ama işi anlamlıydı.
Barış, Elif’in desteğiyle annesinin ameliyat masraflarını karşıladı. Hanife Teyze iyileşti.
Bir yıl sonra, sade bir törenle evlendiler. Düğünleri, Güzelyalı’daki o küçük kilisenin bahçesinde yapıldı. Emine Nine, Talha Bey ve Sevgi Hanım’ın (hala mesafeli olsalar da) baskısıyla katılmıştı.
Barış ve Elif, Karşıyaka’da küçük, sıcak bir dairede yaşıyorlardı. Elif, artık pahalı arabası yerine otobüse biniyordu. Ama yüzünde, lüks hayatında hiç olmayan bir huzur vardı.
Bir akşam, Elif, pencerede durup, oğlu Can’ın Barış’la top oynayışını izlerken gülümsedi. Barış yaklaştı ve kolunu karısının omzuna attı.
“Zor oldu,” dedi Barış. “Ama değdi, değil mi?”
“Değdi,” diye fısıldadı Elif, kocasının elini tutarak.
Elif, milyonerlerin kafesinden kaçtı ve gerçek bir kalbin, tüm servetten daha değerli olduğunu öğrendiği o otoparkta, vicdanın yolunu takip eden bir adamla kendi cennetini buldu.
News
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş Mermer korkuluklara yaslanmış, Boğaz’ın karşı yakasındaki puslu…
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası Bölüm 1: Kapalı Kalan Oda ve Açılan Sandık 1918…
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur Kuzeyin soğuk, acı rüzgârları arasında, Almanların gururu olması…
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar Bursa’da, yeşillikler içindeki ulu şehirde, 1421 senesinin o…
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini Floransa’nın görkemli Palazzo Medici-Riccardi Sarayı, 13 Nisan 1519…
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu “Yavrumu Allah’a emanet edip mutfaktaki satırı aldım ve tabyalara…
End of content
No more pages to load





