Unutulmuş Çarıklardan Doğan Zafer: Bir Generalin Kibri ve Bir Milletin Sessiz Yürüyüşü 🇹🇷
Afyonkarahisar, 25 Ağustos 1922 gecesiydi.
Şehir, Ege’nin serin rüzgarıyla değil, tuhaf bir neşeyle, bir vurdumduymazlıkla titriyordu. Yunan işgali altındaki Afyon’da, Yunan ordusu karargâhının yüksek pencerelerindeki ışıklar henüz sönmemişti. İçeriden yayılan gramofon müziği, kadeh tokuşturma seslerine karışıyordu.
Salon, yabancı askeri ataşeler ve Yunan kurmay subaylarıyla doluydu. Havada şampanya ve küstah bir zafer sarhoşluğunun kokusu vardı.
Yunan Küçük Asya Ordusu’nun fiili komutanı, General Nikolaos Trikupis, elindeki kristal şarap kadehini havaya kaldırdı. Yanında bir İngiliz askeri ataşesi duruyordu. Trikupis kendinden emin, rahat ve kayıtsızdı. Ona göre savaş henüz resmen bitmemiş olsa da, sonuç kesindi.
“Beyler,” dedi Trikupis, İngiliz misafirine dönerek, küçümseyici bir ses tonuyla, “Endişelenmeyin. Türklerin bize saldırması imkansız. Lojistik hatları çökmüş durumda. İstihbarat raporlarına göre askerlerinin yarısının postalı bile yok.”
Salonda alaycı bir gülüşme yayıldı. Işıklar, generallerin gümüş apoletleri üzerinde parlıyordu.
“Çarıklarıyla mı dikenli tellerimizi aşacaklar?” diye ekledi Trikupis. Ardından, duvarda asılı duran, ele geçirilmiş eski bir Türk mavzeri tüfeğini işaret etti. Silahın namlusu paslıydı, dipçiği yıpranmış. Bir hatıra, bir ganimet gibi sergileniyordu.
“Şuna bakın,” dedi alaycı bir tavırla. “Bu antikayla benim modern orduma kafa tutacaklar öyle mi? Bu tüfekler patladığında namlusu askerin elinde kalır.”
Kadehini dudaklarına götürdü.
“Mustafa Kemal iyi bir poker oyuncusu olabilir ama elinde kart yok. Blöf yapıyor. Bize saldırması için en az altı ay daha hazırlanması lazım.”
İngiliz subay başını salladı, ağzı şarapla ıslanmıştı. “Tel örgülerinizi inceledim, General. Muazzam. Türk topçusu o İngiliz çeliğini kesemez bile.”
Trikupis’in gülümsedi. “Türkler o tellere takılıp kalacak ve biz de onları keklik gibi avlayacağız. Ama bu gece, bu gece eğlenelim. Çünkü yarın, sessiz bir gün olacak.”
General Trikupis haklıydı.
Yarın gerçekten de sessiz bir gün olacaktı, ama onun sandığı o rahat, kayıtsız anlamda değil.
Trikupis’in balosunda kahkahalar yükselirken, oradan sadece 15 kilometre ötede, Şuhut dağlarının zifiri karanlığında, dünya harp tarihinin en büyük sessiz yürüyüşü gerçekleşiyordu.
Mustafa Kemal Paşa’nın emri kesindi, tek bir kelimeyi dahi tartışmaya açmıyordu: Ordu, tek bir ses çıkarmadan, tek bir sigara yakmadan, tekerlek gıcırtısı bile duyulmadan cephe hattına yanaşacaktı.
Yüzbaşı Celal, Birinci Ordu Topçu Taburu’ndaydı. Elleri, meşin eldivenlerinin altında kan içindeydi. Çünkü o ve adamları, tonlarca ağırlığındaki o koca topları, atlar ve öküzler ses çıkarmasın diye, bizzat kendileri itiyorlardı.
Topların tekerleklerine keçe ve saman bağlanmıştı. Metalin taşa sürtme sesi çıkmasın diye, atların nallarına, şefkatli bir özenle, bez sarılmıştı.
Binlerce asker, bir hayaletler ordusu gibi, Yunan mevzilerinin burnunun dibine sızıyordu. Sessizlik, bir ağırlık, bir onur yemini gibiydi.
Yüzbaşı Celal, yanındaki onbaşıya fısıldadı: “Dayan Mehmet, az kaldı.”
Mehmet’in çarıkları parçalanmıştı. Ayakları çıplaktı. O, General Trikupis’in alay ettiği “çarıksız asker”di. Ama o çıplak ayaklar, vatan toprağına basıyordu ve toprağın gücünü, sanki bir akım gibi, kendine çekiyordu.
“Yüzbaşım,” dedi Mehmet nefes nefese, fısıltısı bile zar zor duyuluyordu. “Yunanlıların ışıkları yanıyor. Müzik sesi geliyor.”
Celal, dürbününü kaldırmadan çıplak gözle ufka baktı. Evet, Afyon ışıl ışıldı. Düşman o kadar rahattı ki, nöbetçileri bile gevşekti, umursamazdı.
“Gülüyorlar Mehmet,” dedi Celal. Yüzünde sessiz bir acı vardı. “Bırak gülsünler. Son kahkahaları olacak.”
Türk ordusu o gece imkânsızı başardı. Trikupis’in “altı ayda aşılmaz” dediği o mesafeyi, o lojistik kâbusunu, tek bir gecede aştılar.
Topçular, Yunan siperlerinin sadece birkaç kilometre gerisine, kör noktalarına yerleşti. Piyadeler, o aşılmaz denilen İngiliz tel örgülerinin dibine kadar süründü. Tel makasları gıcırdamasın diye yağlanmıştı. Öksürmek yasaktı. Gerekirse ağızlarına toprak basıyorlardı, ama öksürmüyorlardı. Bu, disiplinden öte, bir inanç, bir teslimiyet anıydı.
Saat 04:00. Kocatepe.
Mustafa Kemal Paşa, çadırından çıktı. Havanın serinliği yüzüne vurdu. Sigarasını yaktı. Bu, orduda o gece yakılan tek sigaraydı.
Sessizliğin sesi gürültüden daha korkutucuydu. Doğadaki böcekler bile susmuştu sanki, bu büyük anın gerginliğini hissediyorlardı. İki yüz bin kişilik iki ordu karşı karşıyaydı, ama çıt çıkmıyordu.
İsmet Paşa İnönü, yanına geldi. “Hazırız Paşam. Topçular menzilde. Trikupis hâlâ uyuyor.”
Mustafa Kemal, o meşhur delici bakışlarıyla karanlığı delip Afyon ovasına baktı. Trikupis’in “eski tüfekler” diye alay ettiği o silahlar, şimdi binlerce intikam ateşiyle doluydu.
“Trikupis,” diye mırıldandı Mustafa Kemal. “Bize hasta dediler, yorgun dediler, bitti dediler. Haklılar. Biz bittik. Ama onlar, küllerimizden neyin doğacağını hesaplayamadılar.”
Saat 05:00. Şafak vakti yaklaşıyordu.
Yüzbaşı Celal, topunun başındaydı. Eli havada, emri bekliyordu. Yanındaki askerler, o dev mermiyi kucaklamış, heykel gibi duruyorlardı. Yüzleri kirli ve yorgundu, ama gözlerinde dinlenmiş bir inanç vardı.
Trikupis’in karargâhında ise balo bitmiş, sarhoş subaylar yataklarına sızmıştı. General, ipek pijamalarıyla yatağındaydı. Rüyasında Atina’daki zafer geçidini görüyordu.
Ve saat 05:30.
Mustafa Kemal Paşa, Kocatepe’nin zirvesinden elini indirdi. “Ateş!”
O an, Yüzbaşı Celal’in eli indi. Anadolu’nun bağrından kopan o ilk top güllesi, Trikupis’in rüyasını sonsuza dek kâbusa çevirmek üzere namludan çıktı.
Bu bir savaşın başlangıcı değildi. Bu, bir ulusun patlamasıydı. Biriken öfkenin, sabrın ve onurun patlamasıydı.
Yunan mevzilerindeki nöbetçi, gökyüzünde bir ıslık sesi duydu. “Bu da ne?” diye başını kaldırdı. Gördüğü son şey, üzerine düşen bir ateş topuydu.
GÜM!
İlk patlamayı ikincisi izledi. Sonra üçüncüsü. Sonra binlercesi. Türk topçusu, Trikupis’in “aşılmaz” dediği o tel örgüleri, o beton siperleri, balyoz gibi dövmeye başladı. Yüzbaşı Celal’in taburu, tonlarca metali Yunan siperlerine kusuyordu. Onların alay ettiği “lojistik çöküş”, şimdi bir ateş tufanına dönüşmüştü.
Afyon’daki karargâh binası sarsıldı. Trikupis, yatağından fırladı. Camlar patlıyordu.
“Ne oluyor?” diye bağırdı. “Deprem mi?”
Yaveri odaya daldı. Yüzü bembeyazdı. “Hayır, General, deprem değil. Türkler… Türkler saldırıyor!”
Trikupis donakaldı. “İmkânsız,” dedi. “Onların topu yoktu, mermileri yoktu.”
Pencereye koştu ve ufukta gördüğü manzara karşısında kanı dondu. Tüm cephe hattı yanıyordu. Ve o alevlerin arasından, “eski tüfekli” binlerce gölge, Allah! Allah! nidalarıyla ölüme değil, zafere koşuyordu.
Trikupis’in alay ettiği o eski tüfekler, şimdi dünyanın en modern ordusunu avlamak için ateş kusuyordu. Ve Trikupis için, 12 saatlik o dehşet sayacı işlemeye başlamıştı. Şok yeni başlıyordu.
26 Ağustos 1922, saat 06:30. Afyon Cephesi.
Güneş yükseldiğinde, Trikupis’in “aşılmaz” dediği o İngiliz yapımı dikenli tel örgüleri, bir hurda yığınına dönmüştü. Türk topçusu, Yüzbaşı Celal ve adamları, o kadar isabetli ve seri atışlar yapıyorlardı ki, Yunan siperleri toz duman içinde kaybolmuştu.
General Trikupis, Afyon’daki karargâhında tam bir kaosun ortasındaydı. Telefon hatları kesilmişti. Telsizler cızırtılıydı. Cepheden gelen tek şey, panik halindeki habercilerin çığlıklarıydı: “Generalim, Tınastepe yanıyor! Topçuları bizi biçiyor!”
Trikupis, masadaki haritaya bakarken elleri titriyordu. Beyni hâlâ inkâr modundaydı.
“Olamaz,” dedi kendi kendine. “Bu bir şaşırtmaca. Asıl ordu bu kadar hızlı saldıramaz. Bu bir intihar saldırısı olmalı. Asıl darbeyi başka yerden vuracaklar.”
Emri, Trikupis’in sonunu getirecek olan hataydı: “Yedek birlikleri bekletin. Kıpırdatmayın.”
İşte Mustafa Kemal’in dehası buradaydı: Düşmanı saldırdığına inandıramayacak kadar büyük bir cüretle vurmak.
Saat 07:30. Topçu ateşi aniden kesildi. Bu sessizlik, gürültüden daha korkutucuydu. Çünkü Yunan askerleri biliyordu ki, topçu sustuğunda, süngü konuşmaya başlardı.
Siperlerin dumanlı sisinin içinden tiz bir düdük sesi duyuldu ve ardından o korkunç ses: Allah! Allah!
Binlerce Türk askeri siperlerinden fırladı. Trikupis’in “çarıksız” dediği o askerler, yalın ayak, yırtık postallarla, dikenli tellerin üzerinden, cesetlerin üzerinden, alevlerin içinden atlayarak Yunan makinalı tüfek yuvalarına koşuyordu.
Yunan makinelı tüfekçisi Panagiotis, tetiğe basıyordu. Önündeki namlu kızarmıştı. Modern İngiliz silahı dakikada 600 mermi kusuyordu ama Türkler durmuyordu. Biri düşüyor, arkasındaki sancağı alıp koşmaya devam ediyordu.
“Bunlar insan değil!” diye bağırdı Panagotis yanındaki arkadaşına. “Bunlar ölümsüz!”
O sırada, Türk tarafında Koca Mehmet lakaplı bir onbaşı, elinde Trikupis’in alay ettiği o eski mavzerle koşuyordu. Mermisi bitmişti. Süngüsünü takmıştı. Önündeki tel örgü engelini gördü. Makasla kesecek vakit yoktu.
Mehmet, sırtındaki kaputu çıkardı, tellerin üzerine attı ve bedeniyle tellerin üzerine kapandı. “Basın! Geçin!” diye bağırdı arkadaşlarına. “Sırtıma basın, geçin!”
Arkadaşları, Mehmet’in sırtına basarak, o aşılmaz İngiliz çeliğini aştılar.
İşte Trikupis’in hesaplayamadığı teknoloji buydu: Fedakârlık.
Saat 10:30’da Tınastepe’nin zirvesinde o manzara görüldü. Mavi-beyaz Yunan bayrağı indirildi. Yerine, barutuyla kararmış, delik deşik olmuş ama hâlâ mağrur bir al sancak çekildi.
Trikupis, dürbünüyle bunu gördüğünde elindeki kalemi kırdı.
“Tınastepe düştü mü?” diye sordu. Sesi soluktu.
“Evet, Generalim. Dört saatte Generalim.”
İngilizler o tepe için altı ay dayanır demişti. Türkler dört saatte aldı.
Trikupis sandalyeye çöktü. O an ilk şoku yaşadı. “Eski tüfek” dediği o silahlar, modern ordusunu parçalıyordu. Ama kibri hâlâ tam olarak kırılmamıştı.
“Geri çekilin,” dedi. “İkinci hatta çekilin. Onları ovada ezeceğiz. Ovada süngü değil, motorize birlikler konuşur.”
General yine yanılıyordu. Türklerin durmaya niyeti yoktu. Mustafa Kemal’in emri “tepeyi alın” değildi. Emri şuydu: “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”
Bu emir, durmak yok demekti. Nefes almak yok demekti.
Yunan ordusu ikinci hatta çekilmeye çalışırken, arkalarında bir enkaz bırakıyorlardı. Kamyonlar çamura saplanıyor, terk ediliyordu. Trikupis’in modern ordusu kaçarken hantallaşıyordu. Türklerin eski ordusu ise kovalarken rüzgarlaşıyordu.
Öğlene doğru Afyon ovası, bir can pazarına döndü. Yunan askerleri, ağırlık yapan çantalarını, o çok güvendikleri modern teçhizatlarını atıp canlarını kurtarmaya çalışıyorlardı. Türk süvarisi, Fahrettin Altay Paşa’nın birlikleri kanat bindirmesine başlamıştı.
Trikupis’in “ovada ezeriz” hayali, Türk kılıçlarının parıltısı altında sönüyordu. Süvariler, kaçan Yunan kamyonlarını atlarıyla yakalıyorlardı.
Trikupis karargâhını boşaltma emri verdi. Hemen çıkıyoruz, İzmir yoluna. Ama çıkarken, geride bıraktığı o balo salonuna son bir kez baktı. Dün gece kahkaha attığı o oda, şimdi camları kırık, haritaları yerlerde, toz içinde bir harabeydi. Duvardaki o eski Türk tüfeği hâlâ asılıydı. Ama şimdi, Trikupis’e alay eder gibi bakıyordu.
General arabasına binerken yaveri sordu: “Generalim, durum ne kadar kötü?”
Trikupis, ufka yaklaşan toz bulutuna baktı. O bulutun içinde binlerce Mehmet vardı.
“Kötü değil, Teğmen,” dedi Trikupis. “Felaket. Türkler, savaş kurallarını ihlal ediyor. Bu kadar hızlı, bu kadar öfkeli… Bu normal değil.”
General haklıydı. Bu, bir savaş değildi artık. Bu, bir tufandı. Ve Trikupis, bu tufanın ortasında gemisiz kalmış bir kaptandı. Kaçıyordu ama gidecek yeri kalmadığını, çemberin daraldığını, asıl şoku o gece yaşayacağını henüz bilmiyordu.
29 Ağustos 1922. Dumlupınar önleri.
Trikupis, kuvvetlerini küçük bir vadiye, Çalköy civarına toplamayı başardı. Amacı, burada savunma hattı kurup soluklanmaktı.
“Burada duracağız,” dedi kurmaylarına. “Türkler de yoruldu. Onlar da üç gündür uyumuyor. Bu gece dinleneceğiz. Yarın karşı taarruza geçeceğiz.”
General yine yanılıyordu. Evet, Türkler yorgundu. Ayakları kan içindeydi. Gözleri uykusuzluktan kan çanağıydı. Ama onların yakıtı yemek veya uyku değildi. Onların yakıtı, üç yıldır işgal altında inleyen topraklarının intikamıydı. Fedakârlık ve onur, en güçlü mühimmattan daha değerliydi.
Mustafa Kemal Paşa o gece uyumadı. Cephenin en ön hattında, Zafertepe’deydi. Aşağıdaki vadiye, Trikupis’in dinlenmek için sığındığı o çukura bakıyordu. Yanında Fevzi Çakmak Paşa ve İsmet Paşa vardı.
Mustafa Kemal, sigarasının dumanını üfledi. Aşağıdaki binlerce Yunan kamp ateşini izledi. “Görüyor musunuz?” dedi sessizce. “Kendi ayaklarıyla kazana girdiler.”
İsmet Paşa sordu. “Ne zaman vuracağız, Paşam?”
Mustafa Kemal saatine baktı. “Yarın, 30 Ağustos’ta, onlara öyle bir vuracağız ki, bir daha bellerini doğrultamayacaklar. Bu bir savaş olmayacak İsmet. Bu bir imha harekâtı olacak.”
Ve o gün doğdu. 30 Ağustos 1922. Büyük Taarruzun Zirvesi. Başkomutanlık Meydan Muharebesi.
Güneş doğmadan hemen önce, Trikupis’in vadisi, Türk topçusunun cehennem ateşiyle uyandı. Bu sefer, sadece eski tüfekler değil, bütün mühimmat konuşuyordu. Türk ordusu, elindeki her şeyi o vadiye boşaltmaya başladı.
Trikupis, çadırından fırladı. Etraf kıyamet gibiydi.
“Hangi yönden geliyorlar?” diye bağırdı.
Yaveri dehşet içinde etrafı işaret etti. “Her yönden, Generalim! Doğudan, batıdan, kuzeyden, hatta güneyden! Çember kapandı!”
Evet, çember kapanmıştı. Mustafa Kemal’in “kurt kapanı” taktiği kusursuz işlemişti. Trikupis ve beş tümeni, yaklaşık 40-50 bin asker, bir ateş çemberinin içine hapsedilmişti.
Mustafa Kemal’in bizzat verdiği o emir geldi: “Hücum!”
Türk askeri, tepelerden aşağıya bir sel gibi akmaya başladı. Trikupis’in modern ordusu, bu insan seli karşısında donup kaldı. Makinalı tüfekler çalıştı ama seli durduramadı. Vadi, bir can pazarına döndü.
Öğlene doğru, Trikupis ve kalan askerleri Murat Dağlarına doğru ormanlık alana sığındılar. Susuzluk artık dayanılmazdı. General, bir su birikintisi gördü, koştu, ama suyun içinde ölü bir at yatıyordu. Su kanlıydı. Yine de içti. O mağrur balo salonlarında şampanya içen General Trikupis, şimdi kanlı çamur suyunu avuçluyordu.
Yanındaki kurmay Albay haritayı yere serdi. “Generalim, neredeyiz?”
Trikupis, haritaya, pusulaya, sonra gökyüzüne baktı.
“Bilmiyorum Albay,” dedi fısıldayarak. “Haritalar yalan söylüyor. Pusulalar çalışmıyor. Türkler, Türkler coğrafyanın kendisi olmuş.”
O sırada, ormanın derinliklerinden sesler gelmeye başladı. Çıtırtılar, yaprak hışırtıları.
Birden, ağaçların arasından bir Türk süvari birliği belirdi. Başlarında genç bir yüzbaşı vardı. Yüzü terliydi ama gözleri, o gözler bin yıllık bir imparatorluğun öfkesiyle bakıyordu.
Yüzbaşı, atını Trikupis’e doğru sürdü. Kılıcını çekmedi. Sadece atının üzerinde, o “eski” dediği tüfeğiyle duran askerlerini işaret etti.
Trikupis, etrafına baktı. Ağaçların her birinin arkasında bir Türk askeri vardı. Sayıları azdı belki ama o an, Trikupis’e binlercesi gibi göründü.
General, elindeki tabancaya baktı. Sonra yanındaki bitkin, yaralı askerlerine baktı. Savaş bitmişti. Kibir bitmişti. Matematik bitmişti.
“Ateş etmeyin,” dedi Trikupis. Sesi titriyordu. “Teslim oluyoruz.”
Bu iki kelime dudaklarından döküldüğünde, sadece bir komutanın değil, Megali İdea’nın, Büyük Yunanistan hayalinin de sonuydu.
Türk askerleri Trikupis ve kurmaylarını esir aldı. Onlara kötü davranmadılar. Su verdiler. Kendi kuru ekmeklerini bölüp verdiler.
Trikupis şaşkındı. “Bizi öldürmeyecek misiniz?” diye sordu bir askere, tercüman aracılığıyla.
Türk askeri yüzündeki teri sildi ve cevap verdi. “Aman dileyene kılıç kalkmaz General. Biz cellat değiliz. Askeriz.“
Esir kafilesi, Türk karargâhına doğru yürümeye başladı. Akşama doğru Uşak civarında bir çadıra getirildiler.
Trikupis içeri girdi. Masanın başında, sade bir mareşal üniforması giymiş, sarı saçlı, mavi gözlü bir adam oturuyordu. Yüzü yorgun ama enerjisi odayı dolduruyordu: Mustafa Kemal Paşa.
Mustafa Kemal ayağa kalktı, elini uzattı. “Yorulmuş olmalısınız General,” dedi. “Otursun lütfen. Savaş, bir talih oyunudur. Bazen en iyiler bile kaybeder.”
Trikupis, bu nezaket karşısında dona kaldı. Hakaret bekliyordu. Aşağılanma bekliyordu. Ama karşısında, savaşın acımasız kurallarını bilen, onurlu bir centilmen bulmuştu.
Sandalyeye oturdu. Mustafa Kemal ona bir sigara ve kahve ikram etti. Sonra, o tarihi soruyu sordu: “Ordunuz nerede General?”
Trikupis başını öne eğdi. “Bilmiyorum Ekselansları.”
Mustafa Kemal, o mavi gözlerle Trikupis’e dik dik baktı. Gözlerinde nefret yoktu. Sadece keskin bir gerçeklik vardı.
Ve sonra Trikupis’in hayatı boyunca unutamayacağı, onu en çok şoke eden o cümleyi kurdu.
Mustafa Kemal, masadaki bir kağıdı alıp Trikupis’e uzattı. “Bu telgrafı az önce ele geçirdik, General,” dedi. “Atina’dan geliyor.”
Trikupis kağıdı aldı, okudu ve elleri titremeye başladı. Gözleri doldu. Telgrafta şunlar yazıyordu: “General Hacıanesti görevden alınmıştır. Yunan Küçük Asya Ordusu Başkomutanlığına General Trikupis atanmıştır.”
Trikupis, başkomutan olduğunu, esir düştüğü an, düşmanının elinden öğrenmişti. Kaderin bundan daha büyük bir ironisi, kibrin bundan daha büyük bir cezası olamazdı.
Mustafa Kemal hafifçe gülümsedi. “Tebrik ederim Başkomutancığım,” dedi. “Ama korkarım ki, artık komuta edecek bir ordunuz kalmadı.”
Trikupis o an, o çadırda, o Türk’ün masasında, sadece bir savaşı değil, ruhunu da kaybettiğini hissetti. 12 saat önce “eski tüfek” diye alay ettiği adamlar, ona başkomutan olduğunu haber veriyor ve aynı anda, başkomutanı olduğu orduyu yok ediyorlardı.
9 Eylül 1922. İzmir.
Trikupis’in “eski tüfek” dediği ordu, 14 günde 400 km yol giderek, modern dünyanın en donanımlı ordusunu denize dökmüştü. Trikupis’in altı ayda geçilmez dediği tahkimatlar, altı saatte yıkılmıştı.
Akşama doğru Mustafa Kemal, kurtarılan Hükümet Konağı’na geldi. Balkona çıktı. Halk aşağıda “Yaşa Mustafa Kemal Paşa!” diye inliyordu.
Yüzü ciddileşti. “Asıl savaş şimdi başlıyor İsmet,” dedi, yanındaki Paşa’ya dönerek. “Bu kılıç savaşıydı. Şimdi, cehaletle, yoksullukla, geri kalmışlıkla savaşacağız. Ve o savaş, bundan çok daha zor olacak.”
Esir kampında oturan General Trikupis, uzaktan İzmir’deki havai fişek parıltılarını izliyordu. Yanındaki Türk nöbetçiye sordu: “Mustafa Kemal o şimdi nerede? Zaferini mi kutluyor?”
Nöbetçi, Trikupis’e acıyarak baktı. “Bizim Paşa kutlama yapmaz General. O şimdi muhtemelen yarınki işleri düşünüyordur. Okul açmayı, fabrika kurmayı, bu yıkıntıyı nasıl kaldıracağını.”
Trikupis başını salladı. “Anlıyorum,” dedi. “Biz askeriz. O ise bir kurucu. İşte aramızdaki fark bu.”
Ertesi gün, General Trikupis, esir kampına götürülmek üzere bir kamyona bindirildi. Kamyon, Türk ordusunun geçtiği yollardan geri dönüyordu. Trikupis camdan dışarı baktı. Yol kenarında dinlenen bir Türk askeri gördü. Askerin ayağında postalı yoktu. Üniformaları yırtıktı. Kucağında, Trikupis’in “antika” diye dalga geçtiği o eski mavzer tüfeği vardı. Asker, o paslı tüfeği bir bebeği sever gibi siliyor, temizliyordu.
Trikupis, yanındaki General Digenis’e döndü ve fısıldadı: “Biz o tüfeğe güldük, Digenis. O paslı metale güldük. Ama o metalin arkasındaki yüreği göremedik. O tüfek ateş etmedi. O tüfek kustu. Yılların öfkesini, aşağılanmışlığını kustu. Biz teknolojiye yenilmedik. Biz bir ruha çarptık ve parçalandık.”
O an Trikupis anlamıştı. Savaş, fabrikalarda üretilen silahlarla değil, o silahı tutan ellerin titrememesiyle kazanılıyordu. İngiliz çeliği, Türk imanını kesememişti.
Büyük Taarruz sadece askeri bir zafer değildi. Bu, bitti denilen, matematiksel olarak yok olması gereken bir halkın, onur, iman ve fedakârlıkla yeniden filizlenmesiydi. Küllerimizden doğabileceğimizi tüm dünyaya gösterdiğimiz, sonsuza dek yankılanacak bir destandı.
News
Sarayın Gizli Gülleri: Kapalı Kapılar Ardında Saklı Kalan Harem Güzellik Sırları
Sarayın Gizli Gülleri: Kapalı Kapılar Ardında Saklı Kalan Harem Güzellik Sırları İstanbul’un yedi tepesi üzerinde yükselen görkemli Saray-ı Hümâyun, daima…
Gazi Osman Paşa’nın Efsanesi: Plevne’de Dört Ay Süren Unutulmaz Direnişin Gizemi!
Gazi Osman Paşa’nın Efsanesi: Plevne’de Dört Ay Süren Unutulmaz Direnişin Gizemi! 1877 baharı, Balkanların üzerinde asılı duran kara bir bulut…
Gönül Kafesinin Ardındaki Sır: Bir Osmanlı Hanımının Sessiz İsyanı ve İki Perşembe Gecesi
Gönül Kafesinin Ardındaki Sır: Bir Osmanlı Hanımının Sessiz İsyanı ve İki Perşembe Gecesi İstanbul’un o meşhur, lakin çilekeş kadınlarının kaderi,…
Haremden Çarşıya: Osmanlı Kadınlarının Gönül Kıskacı ve Sarayın Gizli Gücü
Haremden Çarşıya: Osmanlı Kadınlarının Gönül Kıskacı ve Sarayın Gizli Gücü İstanbul’da, Topkapı Sarayı’nın yüksek duvarlarının gölgesinde, her biri bir coğrafyadan…
Bursa’nın Fethinden Rumeli’ye Uzanan Kader: Orhan Gazi’nin Sessizce Kurduğu Devlet
Bursa’nın Fethinden Rumeli’ye Uzanan Kader: Orhan Gazi’nin Sessizce Kurduğu Devlet Yıl 1326. Bursa’nın eteklerinde, rüzgârın sesi bile ağırdı. Babası, cihan…
Bir Rüya, Bir Çınar, Bir Cihan Devleti: Osman Gazi’nin Belini Kuşandığı Kılıcın Sırrı
Bir Rüya, Bir Çınar, Bir Cihan Devleti: Osman Gazi’nin Belini Kuşandığı Kılıcın Sırrı Osmanlı İmparatorluğu’nun kökleri, bir cihan fethinden…
End of content
No more pages to load





