Ustalık Fermanı ve Gönül Sırrı: Bir Demircinin Sabır, Namus ve Aşk Uğruna Verdiği Sessiz Yemin

Titreyen Çekiç ve Yanan Ocak

Hicrî 1150, Miladî 1737 senesinin ortalarıydı. Bursa’nın Kâzımîye Mahallesi’ndeki demirciler çarşısı, güne yine körük sesleri, demir dövme gürültüleri ve yanık kömür kokusuyla başlıyordu. Bu sesler arasında, en ritmik ve en tok vuruşlar, Ahi Ocağı’nın en eski ve en saygın dükkânından, Usta İshak’ın tezgahından gelirdi.

Ama o sabah, o dükkânda çekiç tutan, Usta İshak değil, yirmi iki yaşındaki kalfası Ali’ydi.

Ali’nin omuzları genişti, bilekleri çelikten, yüzü ise sürekli ocağın aleviyle yıkanmaktan kararmış ama gözleri, Horasan çeliği gibi parlaktı. O gün, mesleki hayatının en önemli sınavına hazırlanıyordu: Ustalık Şeddi Kuşanma törenine on gün kalmıştı.

Fakat Ali’nin elindeki çekiç, sadece demiri değil, kendi içindeki büyük bir sırrı da dövüyordu. Kalbinde, Ahiliğin demirden kuralıyla, dürüstlük ve namus ilkeleriyle çarpışan, gizli bir aşkın ateşi yanıyordu.

Ali’nin sevdiği, çarşının hemen yanındaki attar (aktar) dükkânının sahibi Hâfız Mustafa Efendi’nin tek kızı Rüya’ydı.

Rüya, adının aksine hayal değildi. Ali için, dükkânın üst katındaki pencereden çarşıyı izleyen, güler yüzü, zarafeti ve kitap okumayı seven nadir bir kadındı. Onlar, birbirlerini çocukluktan beri tanıyorlardı; Ali çırakken Rüya bir kız çocuğuydu, şimdi ise ikisi de gençliğin baharındaydı.

Fakat Ahilik Teşkilatı’nın demirden bir kuralı vardı: Bir Ahi, Ustalık payesine ulaşmadan yuva kuramaz, helal bir kazançla evini geçindireceğini ispat etmeden bir hanımın namusuna talip olamazdı.

Ali, bu yüzden yıllardır susuyordu. Ona göre Rüya, çarşıya her indiğinde göğsüne gizlediği, kimsenin bilmediği en değerli gönül borcuydu.

Onurun Bedeli: Ustalık Sınavı

Usta İshak, Ali’ye yaklaştı. Yaşlı ustanın beyaz sakalı, dükkânın isinden parlıyordu. Usta, kalfasının elindeki işe baktı: Demirden bir hançer. Namlusu ince, dengesi kusursuzdu.

“Ali,” dedi Usta İshak, sesi ocak sesinden daha ağırdı. “Bu hançer, senin ustalığını ispat edecek son eserindir. Biliyorum, on gün sonra şed kuşanacaksın. Lakin sen bu namluyu döverken aklın başka yerde.”

Ali’nin yanakları kızardı. Ustası, onun içindeki fırtınayı hep sezebilirdi.

“Aklım, Ahiliğin kurallarındadır, Usta’m,” diye yalan söyledi.

Usta İshak, demiri tuttu, ağırlığını kontrol etti. “Yalan söyleme, aslanım. Biliyorum, gönlün Attar kızı Rüya’dadır. Ama Ahilik, önce namus, sonra sanat ister. Sanat, ustalıkla gelir. Ustalık, sabırla, beklemekle gelir. Sen acele ediyorsun.”

Ali, çekicini indirdi. Yutkundu.

“Usta’m, ben sabrettim. Yedi yıl çıraklık, beş yıl kalfalık ettim. Bütün rızkımı ocakta tükettim. Ama o kız, o kız… benim gözümün önünde, başkalarının talipli olacağı yaşa geldi. Eğer ustalık fermanımı alamazsam, onu başkasına verecekler. Ve ben, bu duruma Ahilik cübbemin içinde bile dayanamam.”

Usta İshak, Ali’nin omuzuna elini koydu. “Biliyorum evlat. Lakin unutma, Ahilik, ‘elini aç, sofranı aç, kapını açık tut’ der. Ama ‘gözünü bağla, dilini bağla, belini bağla’ da der. Gönlün kapalı olmalı, ta ki helâl yuvana kavuşana dek.”

“Peki, Usta’m, bu hançer mesleki açıdan kusursuz mudur?” diye sordu Ali, sesi titriyordu.

Usta İshak gülümsedi. “Kusursuzdur. Namusu da, zanaatı da kusursuzdur. Ama senin önünde, Ahilik’in bir sınavı daha var, Ali. Sözde değil, özde dürüstlük sınavı.

Gönül Borcu ve Sırrın Ağırlığı

Tören gününden üç gün önce, Ali, hançeri tamamladı. Usta İshak, namluyu bir ipek kumaşa sardı ve Ali’ye teslim etti.

“Git,” dedi Usta İshak. “Bu hançeri, çarşının en değerli tüccarı Hoca Hayrettin Efendi’ye götür. Ona, bu namlunun Ahiliğin en üst standardında yapıldığını söyle. Hoca, bu hançere yüz Osmanlı altını teklif edecek. O parayı al, dükkânımızı yenile ve şed kuşanma törenini öyle yap. Sonra git, gönlünün muradına talip ol.”

Ali’nin gözleri parladı. Yüz altın! Bu, küçük bir dükkân açıp, Rüya’ya dürüstçe talip olmaya yeterdi.

Hoca Hayrettin Efendi’nin konağına gitti. Hoca, namluyu eline aldı, inceledi. Gözleri yaşardı.

“Bu, sanatkâr işi değil, ruh işi,” dedi Hoca. “Bu, Ahiliğin yüz akı. Ver o hançeri, Ali Kalfa. İşte sana yüz altın. Allah, rızkını açık etsin.”

Ali, keseyi eline aldı. Ağırlığı, elinde hayatının geleceği gibiydi. Tam geri dönecekken, Hoca’nın yanındaki çırağın, namlunun ucunu mermer masaya hafifçe vurduğunu gördü. Namlu, milimetrik bir eğilme yaptı.

Ali, demirciliği onur kabul eden bir Ahi kalfasıydı. Bu eğilme, sıradan bir gözün fark edemeyeceği kadar küçüktü. Hançer, yine de kusursuzdu. Kimse anlamazdı.

Fakat Ali, kendi kendine verdiği namus yeminini hatırladı. Ahilik kuralı: Malın ayıbını gizlemek, hırsızlıktan farksızdır.

Ali, keseyi Hoca’nın masasına geri bıraktı. Eli titriyordu.

“Hoca’m,” dedi, sesi zorlukla çıkıyordu. “Hakkınızı helâl edin. Lakin bu namlu, benim atölyemde, ocakta bir anlık dikkatsizliğimle doğruluktan milim ayrılmıştır. Bu namlu, yüz altına lâyık değildir. Eğer bu namlunun ayıbını size söylemeden alsaydım, benim ustalık şeddim değil, namusum düşerdi.”

Hoca Hayrettin Efendi, önce şaşırdı, sonra gülümsedi. Altın keseyi eline aldı ve Ali’nin yüzüne baktı.

“Ali Kalfa,” dedi. “Ben, bu hançere değil, senin namusuna yüz altın verdim. Ayıp, namluda değil, onu gizlemeyende aranırdı. Sen, sınavı geçtin.”

Ali, şaşkınlık içinde ustalık şeddini Hoca’dan değil, bizzat Usta İshak’ın elinden alacağını hatırladı. Hoca’nın sözleri, Usta İshak’ın ona verdiği son özde dürüstlük sınavı idi.

Zahmetin Sonu ve İrade Zaferi

Ali, o gün Usta İshak’ın dükkânına döndüğünde, Ustası onu dükkânın kapısında bekliyordu. Usta İshak, elinde yeni, pırıl pırıl bir çekiç tutuyordu.

“Hoca Hayrettin, haber gönderdi, Ali,” dedi Usta. “Namlunun milimetrik ayıbını, namusunun büyüklüğüyle kapattığını söyledi. Benim sana öğreteceğim zanatkârlık bitti. Ama Ahilik bitmez. Sen, artık Ustamsın.”

O an, hayatının dönüm noktasıydı. Ustalık, sadece demiri dövmek değil, aynı zamanda nefsi dövmekti.

Ali, gözyaşları içinde ustasının elini öptü. On gün sonra, çarşının en yaşlı esnafının şahitliğinde, ustalık şeddi kuşanıldı. Usta İshak, Ali’nin ustalık dükkânı için bütün birikimini harcamıştı. O eski, isli dükkân, artık Usta Ali’nin Ocağı’ydı.

Ali, beklemek zorunda kalmamıştı. Namusu, sabrı ve dürüstlüğü, onun kaderini hızlandırmıştı.

Fakat Ali’nin gönlündeki borç bitmemişti. Rüya.

Ustalık şeddi kuşanıldıktan bir hafta sonra, Usta Ali, Attar Hâfız Mustafa Efendi’nin dükkânına gitti. Yanında, en temiz, en yeni kıyafeti ve elinde, Hoca Hayrettin’in verdiği yüz altının yarısı vardı.

Hâfız Efendi, Ali’yi görünce şaşırdı.

“Buyur, Usta Ali. Hayırdır, erken kalkmışsın bu sabah?” diye sordu.

Ali, derin bir nefes aldı. “Hâfız Efendi,” dedi. Sesi artık bir kalfanın çekingenliğiyle değil, bir ustanın vakarıyla konuşuyordu. “Ben, bu çarşının yeni demirci ustasıyım. Helal rızkımla, nefsime hâkim olarak ustalık şeddimi kuşandım. Kapım açıktır, sofram açıktır. Şimdi tek bir eksiğim kaldı.”

Ali, elindeki keseyi Hâfız Efendi’ye uzattı.

“Kızınız Rüya’yı, Allah’ın emri, Resulü’nün kavliyle, bana helâl eylemenizi, ona yuva kurmayı, rızkıma ortak etmeyi dilerim. Bu altınlar, onun hakkıdır. Benim gönül borcumdur.

Hâfız Efendi, Ali’nin dürüstlüğünü ve sabrını çarşıdan zaten biliyordu. Gözleri doldu.

“Ali Usta,” dedi. “Kızımın gönlü, senin namusun kadar temizdir. Gönül borcun, altınla değil, vefanla ödenir. Rüya, benim rızamla, sana helâl olsun.”

Sade Düğün ve İlim Işığı

O yaz, Bursa, sade ama neşeli bir düğüne şahit oldu. Usta Ali ve Rüya evlenmişti.

Rüya, evlenince dükkânın üst katındaki odayı terk etmedi. Ali’nin Ocağı’nın hemen arkasındaki küçük ama temiz evlerine yerleşti. Rüya, dükkânın defterlerini tutuyor, müşterilerle ilgileniyor ve Ali’ye en büyük destek oluyordu.

Ali’nin hayatı, ocağın alevi gibi parlıyordu. Dükkânı işlek, sözü dinlenir, namusu herkesçe bilinen bir usta olmuştu. Rüya ile kurdukları yuva, Ahilik ilkelerinin en güzel örneğiydi: Helal rızık, sevgi, saygı ve ilim.

Rüya, sadece bir eş değil, aynı zamanda Ali’nin sırdaşıydı. Ali, namlunun o milimetrik ayıbını kimseye anlatmazken, Rüya’ya anlattı. Rüya, bu sessiz kahramanlığı dinlerken, kocasına duyduğu saygı katlanmıştı.

Ali ve Rüya, evliliklerinin ilk yılında bir erkek çocuk sahibi oldular. Adını, Nâsır koydular.

Ali, çocuğunu alıp dükkâna indirdiğinde, Usta İshak’ı gördü. Yaşlı Usta, torunu gibi sevdiği Nâsır’ı kucağına aldı.

“Ali,” dedi Usta İshak. “Biliyor musun? Ahiliğin kurucusu Ahi Evran’ın da eşi, Fatma Bacı, kadın esnaf teşkilatı olan Bacıyân-ı Rûm’un kurucusudur. Onlar, zanaat ve ahlakı birleştirerek yuva kurdular. Sizin yuvanız da öyle olsun.”

Ali, Usta’sına baktı. O, sadece bir zanaat öğretmeni değil, aynı zamanda bir yaşam rehberiydi.

Yürekteki Ferman ve Kalıcı Miras

Yıllar aktı. Usta Ali, Bursa’nın en saygın Ahilerinden biri oldu. Ustalık şeddi, omzunda bir onur nişanesi olarak değil, kalbinde bir ahlak fermanı olarak duruyordu.

O, ne pahasına olursa olsun namusu seçmiş, dürüstlükle kazandığı rızıkla yuvasını kurmuştu. O, demir döverken, çocuklarına da gönül borcunu ve irade zaferini miras bıraktı.

Oğlu Nâsır büyüyüp de babasının ocağına çırak girdiğinde, Ali ona ilk olarak eline çekici değil, Usta İshak’ın ona öğrettiği gönül bağlama yeminini verdi:

“Oğlum, unutma. Ticaret, sadece altın kazanmak değildir. Ticaret, önce gönül kazanmaktır. Namluda milimetrik bir eğilme olsa dahi, namusunda asla bir eğilme olmasın. Sabret, bekle, helal kılınana kadar kapalı tut. İşte bu, Ahiliğin en büyük ustalığıdır.”

Usta Ali’nin hikayesi, Osmanlı çarşılarında sessizce fısıldanan, ne altının ne de gücün satın alamayacağı bir mirastı: Vakar, dürüstlük ve sabır.

Bursa’nın demirciler çarşısında, her çekiç vuruşu, sadece demiri değil, aynı zamanda ahlakın sağlam temellerini de dövmeye devam ediyordu.

Çünkü bir Ahi için en büyük ihtişam, ne sarayın lüksü ne de altının parlaklığıydı; en büyük ihtişam, namusla dövülmüş bir ömürdü.