Ustanın Son Sırrı: Kiriş Gerilmeden Önce Nasıl Bir Yıl Beklenir?
İstanbul, Ok Meydanı, 1686. Sonbaharın İlk Serinliği
Adım Haydar. Ok Meydanı’nın, artık gölgesi uzamış, eskiyen bir ustasıyım. Doksanımdan gün aldım. Gözlerim zayıf, parmaklarım titrek. Ama hâlâ kapalı gözle bir mandanın boynuzunu, bir geyiğin sinirinden ayırt edebilirim.
Yıllardır süren bu sessiz, sabırlı sanatı benden başka layıkıyla taşıyacak kimse kalmadı diye korkardım. Ta ki sen gelene kadar, ey Can.
O gün, Ok Meydanı’ndaki küçük atölyeme, elleri nasırlı, gözleri meraklı sen geldin. Yüzünde, İstanbul’un bitmek bilmez telaşının gölgesi vardı.
“Ustam,” demiştin, sesinde biraz acele, biraz saygı. “Bana yayı yapmayı öğretir misin? Hem de o kompozit yayı.“
Gülümsedim. Senin aceleci ruhun, bu sanatın ilk düşmanıdır, evlat. Sen, yayı bir günde, bir haftada yapabileceğini sanıyordun. Oysa bizim yaylarımız, bir yılın sabrıyla doğar.
Kapıyı kapattım ve sana ilk dersi verdim: Yayın kalbi tahtadır.
“Yay, basit bir tahta parçası değildir,” dedim. “O, ormanın ruhudur. Ana gövde için akçaağaç, dut ya da ardıç seçeceksin. Ama nasıl seçeceksin? Bir kundakçı gibi aceleyle değil, bir âşık gibi sabırla.”
Ağacı keseceğin zaman, önce ona niyet edeceksin. Dua edeceksin. Yay, seni ve milletini koruyacak bir dostun olacak. Onun gücünü alırken, ona saygı göstereceksin. En doğru ağacı bulacaksın. Esnek ve dayanıklı olmalı.
Ağaç gövdesini kabaca şekillendirdikten sonra, ona zaman tanıyacaksın. Altı ay, bazen sekiz ay. Kendi halinde, yavaşça kuruyacak. Ne ateşte aceleyle kurutulur, ne de güneşin altında çatlamasına izin verilir. O, beklemeyi öğrenecek, sen de onunla birlikte sabretmeyi.
Boynuz ve Sinir: Esneme ve Gerilme
“Yay, sadece tahta kalsa, sıradan bir sopa olurdu, evlat. Ama ona bir ruh, bir çelik katmak gerekir. İşte orada boynuz ve sinir devreye girer.”
Manda boynuzu, yayın iç kısmına eklenir. Okçunun yüzüne bakan tarafa. Neden mi? Çünkü boynuz, sıkıştırılmaya karşı dirençlidir. Kirişi çektiğinde, boynuz sıkışır ve yayın kırılmasını engeller. O, inattır, dayanıklılıktır.
Dış kısmına ise sinir, yani tendon. Genellikle sığır ya da geyik siniri. Bunlar kurutulur, ince liflere ayrılır ve yayın sırt kısmına kat kat yapıştırılır. Sinirler ise gerilmeye karşı olağanüstü esnektir. Kirişi çektiğinde, sinirler uzar, yaya inanılmaz bir geri dönüş gücü ve hız kazandırır.
Şimdi düşün, evlat. Tahta, boynuz, sinir. Üç farklı yapı, üç farklı huy. Biri sert, biri esnek, biri lifli. Hepsi zıt yönlere çalışır, ama bir araya geldiğinde bütün olurlar.
“Bu, hayatın bir dersidir, Can. Farklı huyları, farklı güçleri bir araya getirmeden güçlü bir birlik kuramazsın. Yay, sana ittifakı öğretir.”
Gizli Yapıştırıcı: Balık Tutkalı ve Bir Yıl Süren Bağ
“Peki, bu üç farklı ruhu bir arada nasıl tutacaksın? Çiviyle mi? Vidayla mı?”
Sana, yüzyıllardır süregelen en büyük sırrımızı fısıldadım: Doğal tutkal.
“Balık derisi ya da hayvan kemiklerinden yapılan jelatin bazlı tutkal. Onu sıcak suyla eritir, yay parçalarını birleştirirsin. Ama mesele sadece sürmek değildir.”
Tutkalı sürdükten sonra yay, günlerce, haftalarca kuruması için dinlenmeye alınır. Bizim zamanımızda, bir yay bitmeden diğerine başlamazdık. Bir yay ustası, aynı anda sadece birkaç yay üzerinde çalışır. Çünkü her biri, senin o aceleci ruhuna karşı bir ders gibi, uzun bir bekleyişi talep eder.
İşte o bir yıl süren yapım süreci, sadece bir imalat değil, bir nefs terbiyesidir. O bir yıl boyunca usta, sabrını, öfkesini, her şeyini yaya aktarır. Yayın içine giren, sadece boynuz ve sinir değil, ustanının ruhudur.
Ustanın Günlüğü: En Uzun Bekleyiş
Sana babamdan, Okçu Yusuf Efendi’den kalan o küçük, deri ciltli defteri gösterdim. Kenarları aşınmış, mürekkebi solmuş bir günlüktü.
İçinde sadece yayların yapım aşamaları yazılıydı. Ama dikkatlice okuyunca, bunun sadece teknik bir defter olmadığını görürdün.
14 Rebiülevvel (Hicri 1097): Dut ağacı kesildi. O yıl Ramazan’dan sonraki ilk ağaç. Gözlemledim ki, bu ağacın dalları göğe daha dik uzanıyor. İnşallah yayı da yükseğe uçar.
12 Şaban: Boynuz ve sinirler temizlendi. Sinirleri ayırırken kalbimde bir sıkıntı vardı. Bir hafta sonra, Hünkâr’ın ordusu için acil sipariş geldi. Demek ki o sıkıntı, yaklaşan vazifeyi haber veriyordu. Yay, sadece bir silah değildir; o, hisseder.
17 Zilhicce: Tutkallama bitti. Şimdi en zor kısım: Beklemek. Kış geldi. Yay, nemden uzak, özel bir kılıf içinde uyuyor. Ben de onu bekliyorum. Acele etsem, tutkal çatlayacak. Acele etsem, boynuz yerinden oynayacak. Acele etsem, yay, benim sabırsızlığımın kurbanı olacak. Nefsimi susturuyorum.
Babanın yazdığı bu satırlar, senin gözünü doldurdu. Anladın ki, bir yayı güçlü yapan, sadece malzemenin kalitesi değil, bekleyişin saflığıydı.
Okun Mühendisliği: Tüyün Sırrı ve Geri Dönüş
Yay tamamlandıktan sonra sıra oka gelirdi. Ok, yayın tamamlayıcısı, onun gönderdiği haberciydi.
“Ok, bir çubuktan ibaret değildir, Can. O, bir mühendislik harikasıdır. Okun gövdesi kamış ya da çam gibi hafif ağaçlardan yapılır. Ama çubuk kendi kendine düz olmaz.”
Sana, atölyenin köşesindeki o ince kalıpları gösterdim.
“Önce buharla ısıtılır, sonra bu kalıplarda günlerce düzeltilir. İncelikle zımparalanır. Neden bu kadar düz olmalı? Çünkü o, doğruluğu temsil eder. Ufacık bir eğrilik, hedefi binlerce arşın ıskalamana neden olur.”
Uç kısmı, demir ya da çelikten dövülürdü. Tirendaz, temren, barbet… Farklı isimler, farklı görevler. Zırh delmek için ince ve sivri uçlar. Savaşın zarafeti burada biter, görev başlardı.
Tüyün Gizemi: Havada Dönen Ok
“Ama en büyük sır, ok başlığında değil, arka ucundadır: Tüyler.“
Genellikle kaz, kartal veya akbaba tüyleri kullanılırdı.
“Bu tüyleri, okun gövdesine belli bir açıyla yerleştireceksin. Neden?” diye sordum sana.
Cevabını bekledin.
“Çünkü o açı, oku havada döndürür. Tıpkı bir tüfeğin namlusundaki yiv gibi. Bu dönüş, okun dengesini sağlar. Menzilini ve isabet oranını arttırır.”
Bu küçük, basit, doğal bir mühendislikti. Plastik yoktu, hesap makinesi yoktu. Sadece göz, el, ateş ve yüzyılların birikimi olan bir seziş vardı.
O Uzak Atış: Fethi’nin Taşı
Sana, Ok Meydanı’nın kuzeyindeki o en eski, yosun tutmuş menzil taşını işaret ettim. O, diğerlerinden daha büyüktü, daha heybetliydi. Üzerinde sadece iki kelime yazılıydı: “Fethi 846.”
“Fethi, bu topraklarda yaşamış en büyük okçulardan biriydi. O taş, 846 metreden düşen okun anıtıdır, evlat. Modern yayı olanlar bile o mesafeye ulaşmakta zorlanır. Nasıl başardı?”
“Özel bir yay mı, usta?”
“Evet, ama sadece yay değil. Fethi, nefsinin gücünü kullanmayı öğrendi. Her atıştan önce sadece dua etmezdi. O, odaklanırdı. Sanki ok, onun ruhundan kopan bir parçaydı ve hedefle bütünleşene kadar dinlenmeyecekti.”
Bir gün, Fethi’ye sormuşlar: “Ustam, bu kadar uzağa nasıl atıyorsun?”
Fethi’nin cevabı, bu sanatın tüm felsefesiydi: “Ben, oku atmıyorum. Ben, oku hedefe bırakıyorum. Gerisini rüzgâr ve Allah’ın takdiri halleder.”
Okçu, sadece silahı kullanan değil, tevazu ile görevini yapan kişidir.
Ustanın Son Kederi: Kaybolan İhtimam
Sana tüm bu sırları, bilgileri öğrettim. Artık boynuzları zımparalayabiliyor, sinirleri incecik liflere ayırabiliyordun. Ama bir şey eksikti. O uzun, zorunlu bekleyiş.
“Ustam,” demiştin bir gün. “Neden bu kadar yavaş? Hünkâr’ın ordusu için yayları daha hızlı yapmalıyız. Tutkalı ateşte kurutursak…”
Sözünü kestim. Sesim, yaşlı bir meşe gibi hışırtılıydı.
“İşte bu, modern zamanların hastalığıdır, Can: Acelecilik. O yay, aceleyle kurutulursa, bir ay sonra savaşta kırılır. O zaman sen, sadece bir yayın kırılmasına neden olmazsın. Bir askerin hayatının, bir cephenin kaderinin kırılmasına neden olursun.”
Gözlerim doldu. Bizim zamanımızda, bir yay, bir asker demekti. Bir hayat demekti.
“Bugün her şey hızlı olsun isteniyor. Oysa bizim gücümüz, sabırdan geliyordu. Düşman, bizim yaylarımızın yapım süresini, bizim ne kadar sabırlı olduğumuzu bilmezdi. O, bizim en büyük gizli silahımızdı.”
Ne yazık ki, yeni nesil, o sabrı unuttu. Kimse bir yıl beklemek istemiyor. Fabrikasyon, makineleşme başladı. Yaylar ucuzluyor, ama ruhları ölüyor.
Bir Vasiyet: Ruhunu Düz Tut
Son dersime geldik. Atölyemin en karanlık köşesinde, duvara asılı, babamın bana bıraktığı ilk yayı gösterdim. Yüz yıllık bir yay. Hâlâ ilk günkü gibi esnek ve güçlüydü.
“Bu yay, üç padişah gördü. Üç farklı savaşa tanıklık etti. Neden hâlâ dimdik?”
Cevabı fısıldadım: “Ona iyi baktık. Onu nemden koruduk. Onu badem yağıyla yağladık. Yay, bir eşya değil, neredeyse canlı bir dost gibiydi. Ona iyi bakarsan, o da seni yarı yolda bırakmaz.”
Bu, sana son vasiyetimdi, evlat.
“Sen, bu sanatı yaşatacaksın. Hızlı olmak zorunda değilsin. Doğru olmak zorundasın. Unutma, o yayı eline aldığında, o sadece tahta, boynuz ve sinir değildir. O, Fethi’nin tevazusu, babamın sabrı ve bu milletin onurudur.“
Sana, son olarak kendi ellerimle yaptığım, ama henüz kirişi gerilmemiş, yedi aylık o yayı verdim.
“Bunu al, evlat. Üç ay daha sabret. Onu tamamla. Ama acele etme. Onu dinlendir. Ve onu bir daha asla bir savaş aracı olarak görme. O, senin nefsini terbiye eden bir mürşidin olsun.”
Sana veda ettim. Sen gittikten sonra, atölyemin kapısını son kez kapattım.
Şimdi, yatağımda son nefesimi bekliyorum. Dışarıda, İstanbul’un gürültüsü var. Modern hayatın telaşı, her şeyi yutuyor.
Ama biliyorum ki, bir yerlerde, sen, o yayı tamamlamak için sabırla bekliyorsun.
O bir yıl süren bekleyiş, bu sanatın özüdür. Çünkü bir okçu, hedefi vurmadan önce, kendi aceleciliğini ve kibrini vurmayı öğrenmelidir.
Ne zaman zor bir karar alman gerekse, o yayı eline al. Onu tuttuğunda, boynuzun inadını, sinirin esnekliğini, tahtanın sabrını hissedeceksin. O, sana, hayatın sadece aceleyle değil, onurla, sabırla ve doğru zamanı bekleyerek yaşanacağını fısıldayacaktır.
News
Sarayın Gizli Gülleri: Kapalı Kapılar Ardında Saklı Kalan Harem Güzellik Sırları
Sarayın Gizli Gülleri: Kapalı Kapılar Ardında Saklı Kalan Harem Güzellik Sırları İstanbul’un yedi tepesi üzerinde yükselen görkemli Saray-ı Hümâyun, daima…
Gazi Osman Paşa’nın Efsanesi: Plevne’de Dört Ay Süren Unutulmaz Direnişin Gizemi!
Gazi Osman Paşa’nın Efsanesi: Plevne’de Dört Ay Süren Unutulmaz Direnişin Gizemi! 1877 baharı, Balkanların üzerinde asılı duran kara bir bulut…
Gönül Kafesinin Ardındaki Sır: Bir Osmanlı Hanımının Sessiz İsyanı ve İki Perşembe Gecesi
Gönül Kafesinin Ardındaki Sır: Bir Osmanlı Hanımının Sessiz İsyanı ve İki Perşembe Gecesi İstanbul’un o meşhur, lakin çilekeş kadınlarının kaderi,…
Haremden Çarşıya: Osmanlı Kadınlarının Gönül Kıskacı ve Sarayın Gizli Gücü
Haremden Çarşıya: Osmanlı Kadınlarının Gönül Kıskacı ve Sarayın Gizli Gücü İstanbul’da, Topkapı Sarayı’nın yüksek duvarlarının gölgesinde, her biri bir coğrafyadan…
Bursa’nın Fethinden Rumeli’ye Uzanan Kader: Orhan Gazi’nin Sessizce Kurduğu Devlet
Bursa’nın Fethinden Rumeli’ye Uzanan Kader: Orhan Gazi’nin Sessizce Kurduğu Devlet Yıl 1326. Bursa’nın eteklerinde, rüzgârın sesi bile ağırdı. Babası, cihan…
Bir Rüya, Bir Çınar, Bir Cihan Devleti: Osman Gazi’nin Belini Kuşandığı Kılıcın Sırrı
Bir Rüya, Bir Çınar, Bir Cihan Devleti: Osman Gazi’nin Belini Kuşandığı Kılıcın Sırrı Osmanlı İmparatorluğu’nun kökleri, bir cihan fethinden…
End of content
No more pages to load





