Vicdanın Sesi: Bir Kahve Tepsisinde Gizlenen Sadakat ve Konağın Sarsılan Onuru

Elan Hanım’ın altmış dört yıllık ömrü, İstanbul’un surları gibi sağlam, kökleri yüzyıllık çınarlar kadar derindi. Sultan IV. Murad’ın fermanlarının gölgesinde büyümüş bir ailenin son temsilcisi olarak, o, sadece bir hanımefendi değil, aynı zamanda merhum eşi Yusuf Bey’den miras kalan, imparatorluğun ticaret hayatında önemli bir yere sahip olan Asar-ı Hümayun Ticarethanesi’nin de direğiydi. O, hayatın sunabileceği her türlü zaferi ve kaybı tatmış, ihanet denilen acımasız gerçeğin ise ancak düşman hatlarından geleceğine inanmıştı. Yanılmıştı.
Hicrî 1060, Miladî 1650 yılının sonbaharında, serin bir Salı sabahıydı. İstanbul’un Boğaz’a nazır yalılarından birinde, mermer avlunun sessizliğinde, bir aile meclisi toplanacaktı. Bu meclis, ticarethanenin geleceğini tayin edecek, lakin bir fincan kahve, Elan Hanım’ın hayatının sonu olacak gizli bir anlaşmanın perdesiydi.
Yusuf Bey’in vefatının üzerinden on beş yıl geçmişti. Oğlu Baki Bey otuz dokuz yaşındaydı ve son beş yıldır işlerin içinde olmasına rağmen, Elan Hanım, onun babasının basiretine ve dirayetine sahip olmadığını biliyordu. Lakin Osmanlı an’anesinde soyun devamı, vazifelerin devredilmesi kutsaldı.
Gelinleri Eşref Hanım, iki yıl önce ticarethanenin evrak işlerine el atmıştı. Zekiydi, Avrupa’dan esinlenilmiş bir zarafete sahipti ve herkese karşı öyle bir sıcaklık sergilerdi ki, sanki herkes onun en yakın dostuydu. Bu durum, Elan Hanım’ın içindeki ihtiyat perdesini hiçbir zaman tamamen aralamamıştı.
O sabah Baki Bey, annesini arayarak acele bir toplantı talep etmişti. “Valide Sultanım,” demişti, “Eşref Hanım ile birlikte ticarethanenin yeni bir nizama kavuşması için mühim kararlar aldık. Sizin de onayınızı almak isteriz.” Sesi, kararlılıktan ziyade, ezberlenmiş bir metnin soğukluğunu taşıyordu.
Elan Hanım, oğlu ve gelininden şüphe duymak istemezdi. Hayatın en büyük vazifesi, ailenin onurunu ve mirasın selametini korumaktı. Emekliye ayrılma yaşının geldiğini kabul etmek, bir nevi kaderine teslim olmaktı.
Toplantı, konakta, merhum Yusuf Bey’in hatıralarıyla dolu kabul odasında ayarlanmıştı.
Elan Hanım, her zamanki gibi erkenden uyanmış, sabah namazını kılmış ve günün ilk ışıklarıyla kahvesini yudumlamak için hazırlanmıştı. Yıllardır içtiği aynı Yemen kahvesi, onun için sadece bir içecek değil, bir gelenek, bir sükûnet ritüeliydi.
Karmîn Kalfa, ellili yaşlarında, ak düşmüş saçlarını her zaman düzenli bir topuzda tutan, yirmi yıldır bu konakta hizmet eden güvenilir bir ruhtu. Karmîn, Elan Hanım’ın her adımını, her nefesteki gizli yorgunluğunu bilirdi.
Baki Bey tam saat onda, gösterişli bir kaftanla içeri girdi. Babasının uzun boyunu almıştı ama gözlerinde, Yusuf Bey’in o derin sadakat ve dignitas ifadesi yoktu. Selamlaşma, formalite icabı, mesafeliydi.
Eşref Hanım on beş dakika sonra, modern kesimli, ipeksi bir kıyafetle geldi. Elinde, dışarıdan getirilmiş, buharları tüten bir kahve tepsisi vardı. “Valide Sultanım,” dedi, aşırı bir neşe ile. “Sizin için şehirdeki yeni kahvehaneden özel bir harman getirdim. Farklı lezzetlere olan merakınızı bilirim.”
Karmîn Kalfa’nın her zamanki kahveyi zaten hazırladığını bilen Elan Hanım, bu davranışı tuhaf buldu ama nezaketen gülümsedi. Eşref Hanım’ın her hareketi, iyi niyetten çok, hesaplı bir ilgi gibi geliyordu.
Eşref Hanım, kahveyi, annesinden kalma, değerli mavi porselen fincana doldurdu ve uzattı. “Her zaman çok naziksiniz,” dedi Elan Hanım, fincanı alırken.
Baki Bey, karşısına oturdu ve kalın, mühürlü evrak yığınını masaya koydu.
Elan Hanım, kahveden ilk yudumu aldığında kaşları çatıldı. Tadı alışılmadık derecede acıydı. Keskin, hoş olmayan bir tat.
“Veraset meselesini konuşacaktık, Baki,” dedi.
Baki Bey, gergin bir aceleyle, “Evet, valide. Eşref Hanım ile istişare ettik. Sizin artık dinlenmeyi hak ettiğinizi düşünüyoruz. Bu belgeler, ticarethanenin idaresini resmi olarak bize devretmeniz için gerekli.” Sesi, bir evladı düşündürmekten çok, bir mal beyanında bulunan bir vekil gibiydi.
Elan Hanım’ın göğsünde garip bir sıcaklık, zonklayan bir ağırlık hissi yayıldı. Başının hafifçe döndüğünü fark etti. Bunu yaşlılığına ve heyecanına yordu.
“Belgeleri dikkatle incelemeden bir mühür vurmam,” dedi. Sesi, kendi kulağına bile zayıf geliyordu.
Eşref Hanım, endişeli bir şefkatle, “Elbette, lakin önce kahvenizi bitirin. Solgun görünüyorsunuz.” Elan Hanım’ı dikkatle izliyordu, gözlerinde okunamayan bir bekleyiş vardı.
İşte o an, Karmîn Kalfa, odaya girdi. Elinde, o anda gereksiz olan gümüş takımlarla dolu bir tepsi vardı. Elan Hanım’ın yan sehpasına doğru gelirken, ani bir hareketle tökezledi ve koluna çarptı.
Fincan devrildi. Değerli mavi porselen, kalan kahveyi Elan Hanım’ın eteğine ve halıya döktü.
“Ah, Estağfurullah, Elan Hanım! Çok müteessirim!” diye feryat etti Karmîn Kalfa, sesi kaza gereğinden fazla drama taşıyordu.
Dökülenleri temizlemek için diz çökerken, Elan Hanım’ın gözlerine baktı ve sadece onun duyabileceği, keskin bir fısıltıyla konuştu:
“O zehirden bir yudum daha içmeyin. Bu kölenize itimat edin.”
Elan Hanım’ın kalbi göğsünde gümbürdedi. Yirmi yıllık hizmetkârı, Karmîn Kalfa, onu uyarıyordu. Korku, ihanet, ve sadakat, aynı anda tüm benliğini sardı.
“Karmîn!” diye öfkeyle haykırdı Eşref Hanım. O sakin maskesi çatlamıştı. “Ne kadar sakarsın! O fincanın kıymetini bilmez misin?”
“Sorun değil,” dedi Elan Hanım, kendindeki uyuşukluğa rağmen zihni hızla çalışıyordu. Yılların tecrübesi, bu durumun bir cinayet teşebbüsü olduğunu anında anlamasını sağlamıştı.
Eşref Hanım, hemen kendi fincanını uzattı. “Lütfen benimkiyle idare edin. Çok az içtiniz, yoksa başınız ağrır.”
Fakat tam Eşref Hanım fincanını kaldırırken, Karmîn Kalfa yeniden, bu sefer daha belirgin bir hareketle Eşref Hanım’ın koluna çarptı. Bu kez Eşref Hanım’ın fincanı da devrildi. Kahve, Baki Bey’in masaya yaydığı resmi evrakların üzerine yayıldı.
“Yeter artık Karmîn!” diye gürledi Baki Bey, ayağa fırlayarak.
Karmîn Kalfa, Baki Bey’e dönüp eğilirken, Elan Hanım’a baktı. Gözlerindeki ifade, korkudan ziyade, vazifeyi yerine getirmenin sükûnetiydi.
Eşref Hanım’ın yüzü bembeyazdı. Evrakların ıslanmasından ziyade, kahvenin dökülmesine duyduğu rahatsızlık, belirgindi.
“Bu tam bir felaket oldu,” dedi Eşref Hanım, zorla gülümseyerek. “Belgelerin yenisini hazırlatana kadar meclisi tehir edelim.”
“Hayır,” dedi Elan Hanım. Sesi beklenmedik bir dignitas ve otorite taşıyordu. “O evrakları şimdi görmek isterim. Lekeli bile olsa.”
Eşref Hanım gerginleşmişti. Planı aksamıştı. Tekrar kanepeye oturduğunda eli, kahve sürahisine uzanırken titriyordu. Bu, yüksek baskılı saray entrikalarını ter dökmeden idare edebilecek bir kadının hali değildi.
“Eşref, iyi misiniz?” diye sordu Elan Hanım, bu kez şüpheden çok, dehşetle.
“Yorgunluk,” diye mırıldandı Eşref Hanım, ama yüzü kızarmış, gözleri odaklanmakta zorlanıyordu.
Aniden ağır bir şekilde kanepeye yığıldı. “Çok tuhaf hissediyorum. Sanki dünya dönüyor.”
Baki Bey panikle yanına koştu. “Canım, neyin var? Hekim çağırmalıyız!”
Eşref Hanım kalkmaya çalıştı ama bacakları tutmadı. Cildi solgun, terliydi. “Başım dönüyor…” diye fısıldadı.
İşte o an, Karmîn Kalfa öne çıktı. “Eşref Hanım! Sabahleyin en son ne yiyip içtiniz?”
Eşref Hanım’ın sözleri peltekleşiyordu. Aniden vücudu kas katı kesildi ve kontrolsüzce kasılmaya başladı. Bu, filmlerdeki gibi abartılı bir sahne değildi; korkunç ve gerçekti.
Baki Bey çaresizce karısının adını bağırırken, Elan Hanım feryat etti: “Acele hekimi çağırın!”
Karmîn Kalfa hareketsiz duruyordu. O sırada konağın avlusundan at arabasının sesleri duyulmaya başlarken, Elan Hanım dehşet verici gerçeği anladı:
Karmîn Kalfa’nın kazara döktüğü o kahve, kendisi için hazırlanmıştı. Şimdi kendi silahıyla zehirlenen kadın, gelini Eşref Hanım’dan başkası değildi.
Hastane yolculuğu, Elan Hanım için bir asır gibiydi. Baki Bey, karısının elini tutuyor, sürekli “İyileşeceksin, iyileşeceksin” diye tekrarlıyordu. Ancak Elan Hanım, oğlunun sesindeki gerçek paniğin eksikliğini fark etti. Sanki bir rolü oynuyordu.
Zihni ise Karmîn Kalfa’nın uyarısında takılı kalmıştı. “Sadece bana itimat edin.” Yirmi yılın sadakati, bir ihaneti ifşa etmişti.
Hastanede, Eşref Hanım acil servise alınırken, Baki Bey ailesini aramalıyım diyerek panik içinde yürüyordu.
“Onlara ne diyeceksin?” diye sordu Elan Hanım.
“Konakta aniden bayıldığını ve nedenini bilmediğimizi.”
“Ama tam gerçek bu değil, değil mi?”
Baki Bey durdu, yüzündeki maske anlık bir titremeyle düştü. Suçluluk ve hınç karışımı bir ifade belirdi.
Hekim bir süre sonra geldi. Yorgun ama ciddi bir ifadeyle. “Eşref Hanım’ın tahlilleri, bir tür zehirli madde alımını işaret ediyor. Tüketmiş olabileceği alışılmadık bir şey var mı?”
Baki Bey hızla, “Hayır, sadece dışarıdan alınan bir kahve,” dedi. “Ama annem ve ben de aynısını içtik.”
Bu bir yalandı. Elan Hanım’ın fincanı dökülmüştü. Az miktarda içtiği kısım bile onu sersemletmişti ama şimdi zihni zehrin etkisinden arınmış, kristal gibi berraktı.
“Kalan kahve ve yiyecekleri incelememiz gerekecek,” dedi hekim. “Kasıtlı bir zehirleme varsa, zaptiye tahkikat yapacaktır.”
Hekim ayrılır ayrılmaz Baki Bey, “Karmîn’i arayıp, zaptiye gelmeden o dağınıklığı temizletmeliyim,” dedi.
“Hayır,” dedi Elan Hanım. “Her şeyi olduğu gibi bırakmalıyız. Zehri koyan kim olursa olsun, kanıtları onu ortaya çıkaracaktır.”
Baki Bey ona uzun uzun baktı. Yüzündeki ifade, artık masumiyetten çok uzaktı.
Elan Hanım, “Ben biraz hava almak için dışarı çıkacağım,” bahanesiyle ayrıldı ve konağın yakınındaki küçük bir kahvehaneyi aradı. Karmîn Kalfa hemen telefona çıktı.
“Yaşıyor Karmîn. Ama getirdiği kahve sayesinde değil.”
Karmîn Kalfa’nın sesi hattın diğer ucunda titriyordu. “Elan Hanım, size anlatmam gerekenler var. Aylar önce başlamış bir ihanet bu.”
Elan Hanım, kalbinin kırık parçalarını bir araya toplayarak dinledi. Karmîn Kalfa, Eşref Hanım’ın haftalardır kahvesine gizlice, yavaş yavaş zehir kattığını, kendisinin bunu fark edince kayıt tutmaya başladığını anlattı. Baki Bey’in ise annesinin vasiyetini değiştirmek, sigorta poliçeleri yaptırmak ve ticarethanenin hesaplarından yüklü miktarda para aktarmak için gizli planlar yaptığını da ekledi.
“Bugün, dozu artırdığını gördüm. Sonun geldiğini biliyordum, bu yüzden size çarptım,” dedi Karmîn Kalfa, sesi kederle doluydu. “Sizi öldürmesine asla müsaade edemezdim. Siz benim için bir annesiniz. Kızımın hayatını siz kurtardınız. Sadakatim size ait.”
Elan Hanım, masanın üzerinden uzanıp Karmîn Kalfa’nın elini tuttu. Hayatını kurtaran, köle diye anılan bu asil ruh, kendi öz oğlundan ve gelininden daha vefalı çıkmıştı.
“Karmîn,” dedi. “Şimdi eve gitmeyeceksin. Hemen zaptiye karakoluna gideceksin. Tüm o not defterini, çektiğin tüm fotoğrafları onlara vereceksin. Onlara itimat et.”
Elan Hanım, zehrin etkisinden tamamen arınmış bir zihinle, görevini yerine getirmeye hazırdı.
Hastaneye geri döndüğünde, Baki Bey’in yanında Avukat Davut Bey adında bir adam vardı. Baki Bey, hemen bir avukat getirerek, ailenin mağduriyet rolünü üstlenmeye çalışıyordu.
“Eşref Hanım’ın zehirlenmesinden dolayı ailenizin suçlanabileceğinden endişeleniyoruz,” dedi Avukat Davut Bey, yapmacık bir ciddiyetle.
“Zaptiyenin işi kolaylaşacak,” dedi Elan Hanım, tarafsız bir ifadeyle. “Eminim tahkikat, gerçeği ortaya çıkaracaktır.”
Tam o sırada hekim odaya girdi. “Zaptiyeyle görüştüm. Karınız arsenikle zehirlenmiş. Ölümcül bir dozdu. Acil müdahale olmasaydı…”
Baki Bey’in yüzü küle döndü ama sesi, rolünü oynamaya devam ediyordu. “Arsenik mi? Bu nasıl mümkün olabilir?”
“Tahkikat belirleyecek,” dedi hekim. “Şanslıydı ki, zehir çabuk bulundu ve tedavi edildi.”
Şanslı. Eşref Hanım’ın şansı, Elan Hanım’ın kendi sadık Kalfa’sının uyarısı ve kasten yaptığı “kazası” idi.
Elan Hanım, hekimle konuşurken, Baki Bey’in telefonda bir konuşma yaptığını duydu. Sesi acil ve öfkeliydi. Telefonu kapatıp Avukat Davut Bey’e döndü. “Karmîn’i tutuklamışlar. Cinayete teşebbüsten…”
Avukat, başını salladı. “Tahmin etmiştim. Zehirleme vakalarında hizmetkârlar ilk şüphelidir.”
Ancak Elan Hanım, gerçeği biliyordu. Karmîn Kalfa, günah keçisi olduğu için değil, tanık olduğu için tutuklanmıştı. Baki Bey, panik içinde tek kanıtı ortadan kaldırmaya çalışıyordu.
Fakat Karmîn Kalfa zekiydi. Tüm kanıtları zaptiyeye ulaştırmıştı.
Elan Hanım, hastaneden doğruca zaptiye karakoluna gitti. Yüzünde, kederli bir anne değil, onurunu ve mirasını korumaya yemin etmiş bir ticarethane sahibinin kararlılığı vardı.
Karşısındaki dedektiflere, Karmîn Kalfa’nın masum olduğunu ve kendisinin tüm gerçeği, oğlu ve gelininin aylar süren zehirleme ve dolandırıcılık planını bildiğini anlattı.
O gün, o fincan kahve, Elan Hanım’ın hayatında bir son değil, yeni bir başlangıç olmuştu. Oğlunun ve gelininin ihaneti, onu çökertmek yerine, içinde saklı olan eski Osmanlı ruhunu, vazife ve dirayet gücünü uyandırmıştı.
Elan Hanım, ticarethaneyi yeniden nizama soktu. Karmîn Kalfa’nın serbest bırakılmasını sağladı ve onu, ticarethanenin en güvendiği ve saygı duyduğu idarecisi olarak görevlendirdi. Baki Bey ve Eşref Hanım ise, kendi hırslarının ve zehirli eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşmek üzere Adalet’e teslim edildi.
Yıllar sonra, konağın kabul odasında Elan Hanım tek başına oturuyordu. Padişahın huzurunda divan toplantılarını izleyen asilzadeler gibi dimdikti. Kahvesini yudumluyordu; bu kez kendi elleriyle, Karmîn Kalfa’nın gözetiminde hazırlanan eski, sade harmanını.
Hayat, en büyük acıları en yakınlardan getirirdi. Lakin Allah’a ve devlete olan iman, insana, sadakati en beklenmedik yerde bulma gücünü verirdi. Elan Hanım, kalbinin derinliklerinden gelen bir sükûnetle gülümsedi. O, ailesinin ve isminin onurunu korumuştu. Bu, bir Valide Sultan’ın bile ötesinde, kutsal bir fedakârlıktı.
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






