Wyoming’in rüzgârı kerestelerin arasından ıslık çalarken, bir kadın kapıya tencere ve bir yemek kitabıyla dayandı; “Bir aşçıya ihtiyacınız olduğunu duydum,” dedi. Dul kovboyun cevabıysa bir iş teklifinden çok daha fazlasıydı: “Sanırım bir aileye ihtiyacım var.” O andan sonra fenerler bambaşka yandı, ateş bambaşka çıtırdadı. Kayıplar, yas ve tehditler eşliğinde üç kişi, kederden bir ev, yalnızlıktan bir yuva inşa etti. İşte, tozla, gözyaşıyla ve cesaretle örülen o yazın hikâyesi.
1879 yazının geç bir akşamüstüydü. Wyoming’in yumuşak ama keskin kokan rüzgârı, Riker çiftliğinin kütük duvarlarına serin bir uğultu bırakıyordu. Ufuktaki dağlar güneşi yutmaya meyilliydi; kırmızı parıltı, ahırın yanındaki saman balyalarında bir anlığına durup sonra gölgelere karışıyordu. Tozlu veranda, günün son izlerini taşıyordu: bir çift çizmenin bıraktığı asimetrik izler; kirişlerden sarkan halatın hafif salınımı; çivi başlarında birikmiş kireç tozu.
Clarabell, yıpranmış deri ciltli bir yemek kitabını bir koluna, ağır dökme demir tencereyi diğer koluna bastırmış halde o verandanın önünde durdu. Sırtındaki yün şal, günün yorgunluğunu tuttuğu kadar geçmişinin çentiklerini de saklıyordu. Başını kaldırdı, bir an içini çekti; sonra yumruğunu yıpranmış kapının tahtasına vurdu. “Efendim? Bir aşçıya ihtiyacınız olduğunu duydum.” Sesinin sakinliği, ellerindeki titremeyi örtemiyordu.
Kapının iç tarafında, taze saman ve deri kokusuna karışmış bir hüzün izi vardı. Kolu döndü; kapı aralandı. Uzun boylu bir siluet, fener ışığının sarı halkasında göründü: Jonas Riker. Gözleri, üç yaz önce ateşin elinden kaybettiği eşinin ardından imal ettiği o taş sessizliği taşıyordu. Çiftliği işletmişti; ama kalbini çalıştırmayı unutmuştu.
Clarabell’in kollarındaki dökme demir tencereyi ve yıpranmış yemek kitabını gördü önce. Fakat onu asıl sabitleyen, eteğinin arkasında saklanan küçük kızın temkinli gözleriydi. Koyu renk bukleleri alnına düşen Daisy, parmaklarıyla annesinin kolunu söker gibi tutarken dikkatlice baktı. Clarabell, “Daisy,” diye mırıldandı; küçük parmaklar biraz gevşedi.
Jonas’ın yüzündeki çizgiler bir an yumuşayıp yeniden gerildi. Yabancı yüzleri bu eşiği uzun süredir geçirmemişti. Gözlerini Daisy’den Clarabell’in çatlamış derili ayakkabılarına, oradan da nefesini tutan dudaklarına gezdirdi. Göğsü genişledi; sesi işlenmemiş kereste kadar pürüzlü çıktı. “Sanırım bir aileye ihtiyacım var.”
Clarabell dondu kaldı. Daisy, şaşkınlıkla göz kırptı. Tencerenin sapını daha sıkı kavrayan Clarabell, gülümseyip gülümsememek arasında asılı kaldı. Jonas, bir uçurumdan geri adım atar gibi yavaşça kenara çekildi, kapıyı ardına kadar açtı. “İçeri,” dedi.
Evin içi toz, eyer yağı ve uzak bir gül kokusunu birlikte taşıyordu. Koridorun sonundaki yağ lambası, duvarlara yarım cümleler yazan bir ışık bırakıyordu. Şöminenin üzerinde, Belle’in —Jonas’ın eşi—portresi ağır ve sabırlı bir bakışla odayı izliyordu. Clarabell, portreye tek bakışta, burada bir zamanlar kahkahanın yankılandığını anladı.
“Bunun ani olduğunu biliyorum,” dedi Clarabell; “Yolumuz Kansas’tan buraya düştü. Yemek pişiririm, ev işlerine bakarım. Kızım Daisy sessizdir.” Daisy gayriihtiyari başını salladı; ellerini dizlerinde dua eder gibi birleştirdi.
Jonas, ocağın yanındaki sandalyeyi işaret etti. Clarabell tencereyi masanın yanına, yemek kitabını da titiz bir hareketle üstüne bıraktı. Jonas, “Çiftlik işçileri için yemek… ne bilirsin?” diye sordu; ilgi belirtmek istemiyor gibi, sesini budayarak.
“Santa Fe yolunda arabacılara, gezginlere pişirdim,” dedi Clarabell. “Kamp ateşinde güveçler, bisküviler, reçeller… Sert uyuyan, daha sert atan adamları doyurmayı bilirim. Tarifleri annemle anneannemden öğrendim.”
Jonas bir şey demedi. Bakışı, tencereden Daisy’nin küçük ellerine, oradan da Clarabell’in dizinin üzerinde duran yemek kitabına kaydı. “Burada unvan yok,” dedi sonra, beklenmedik bir kabulle. Clarabell hafifçe başını eğdi. Ocak canlı bir nefes aldı; evin karanlık hatları yumuşar gibi oldu.
Clarabell, eve sessizce sızan bu şansı kaçırır gibi davranmadı. Paltolarını astı, Daisy’nin saçlarını parmak uçlarıyla geriye sıvazladı. Jonas, kapıda durup izlerken, içinde yıllardır kıpırdamayan bir şeyin yer değiştirdiğini fark etti. “Leğende su var,” dedi; “Rafta battaniyeler…” Cümlesini tamamlamadan, sanki kendini rüzgâra bırakır gibi dışarı, karanlığın içine döndü.
O akşam mutfak, yıllardır duymadığı bir kokuyla doldu: tereyağı kahverengileşirken kekikle sarımsağın evliliği… Clarabell, annesinin güney usulü etli turtasını hazırladı. Yavaş pişmiş dana eti, havuç, soğan; altın rengi hamurun altında, içi buharla dolu bir teselli.
Masaya üç tabak koydu; Daisy sandalyesine tırmanıp ellerini pazar akşamı gibi birleştirdi. “Şatafatlı değil,” dedi Clarabell, “ama doyurur.” Jonas ses çıkarmadan yedi; ağzındaki her lokma tek bir kelimeye dönüşmeden indi göğsünden. Tabak boşaldı; kalktı, kendi tabağını yıkadı. Clarabell şaşırdı; beklediği itiraz gelmedi. Sessizlik, kaba bir taş değil; cilalanmış bir saygı gibi duruyordu aralarında.
Daisy, elinde bezle “Annem temizliğe yardım edebilirim dedi,” diye fısıldadı; bir köşeyi usulca sildi, sonra şöminenin yanında kıvrılıp uyudu. Jonas donup kaldı: o koltuk… Belle’in eski sallanan koltuğu. Kederin nöbet tuttuğu yer. Şimdi, orada güvenle kıvrılan küçük bir çocuk.
Jonas koridora gitti, üç yıldır açmadığı çekmeceden Belle’in mavi-pas rengi desenli yün battaniyesini çıkardı. Parmakları kenarda titredi; geri döndü, diz çöktü, Daisy’nin omzuna nazikçe örttü. Lavabonun başındaki Clarabell’in nefesi kesildi. Duvarları yüksek bir adamdan, beklenmedik yumuşaklık.
“Teşekkür ederim,” diye fısıldadı Clarabell. Jonas cevap vermedi; eli kapı pervazında gereğinden uzun kaldı. Rüzgâr dışarıda ulurken, içeride bir battaniyenin altında bir çocuk korkusuzca rüya gördü. Kederle mühürlü bir evde, söylenmemiş başka bir dil —yumuşak, ısrarcı, umutlu— konuşmaya başladı.
Ertesi sabah güneş, avluya uzun ışık şeritleri düşürdü. Kuru rüzgâr sert toprağın üzerinden tozu kaldırıyordu; ama Jonas ahırda Belle isimli yaşlı kısrağı fırçalarken, bir insanın elleriyle bir hayvana anlatabileceği tek şeyleri anlatıyordu: sabır, saygı, alışkanlık. Clarabell mutfak kapısından elinde limonlu suyla çıktı. “Hava çok sıcak,” dedi uzatırken.
“Belle mi?” diye sordu Clarabell; “Karınızın ismi.” Jonas’ın bakışı birkaç saniye asılı kaldı. “Dolu fırtınasında gözünü kaybetti,” dedi kısraktan söz ederken. “Bazıları görülerini kaybedince panikler, o uyum sağladı.” Clarabell başını salladı: “Güçlü olanlar öyle yapar.”
“Georgia’dan mısın?” dedi Jonas, aksanı ve mutfaktan taşan baharatların dengesiyle ilgili küçük bir tebessümle. “Monroe’da doğdum,” dedi Clarabell; “On altımda ayrıldım. Çok hayalet vardı.” “Bilirim,” dedi Jonas kısaca. Clarabell, “Babam Antietam’da öldü. Bir süre sonra annem ve kardeşlerim…” Sesini kesti. “Kızımın babası güveni hak etmedi. Daisy ilk kelimesini söylemeden gitti.”
Jonas yargılamadı; sadece duydu. İsimler ve hatıralar, rüzgârın aralıktan yaprak toplayışı gibi iz bırakmadan, ama yer değiştirerek geçip gitti.
Öğleden sonra gökyüzü lavanta rengine girdi; rüzgâr yön değiştirdi, fırtınanın “geliyorum” diyen keskinliği çöktü. Culübenin çatısında gevşeyen tahtalar, yağmuru mutfağa sızdırıyordu. Clarabell, kolunun altına kiremit, eline çekiç alıp evin yanına geldi. “Çatıya çıkmamalısın,” dedi Jonas. “Mutfağıma yağmur girmesine izin vermemeliyim,” dedi Clarabell; merdivene el attı.
Birlikte çatıya çıktılar. Clarabell tahtaları tuttu, Jonas çiviledi. Dönüşümlü nefesler, ritmik hamleler… Tozlu kirişte Clarabell’in ayağı kaydı; gökyüzü bir an yuvarlandı. Jonas bileğinden kavradı. “Seni tutuyorum,” dedi; sesi alçak ve sert. Aralarındaki mesafe —sözlerin kısa kaldığı— o ince çizgide uzadı. Aşağıdan “Akşam yemeği hazır!” diye seslenen Daisy, büyüyü bozdu. Ama eller, cümleden uzun süre sonra ayrıldı. Gözler, başka cümleleri sakladı.
Fırtınadan sonraki sabahlar gibi sakin bir sabah, Clarabell toz alırken kitaplığın altındaki kilitli çekmeceye parmağı ilişti. Gıcırtıyla açıldı. İçinde, solmuş bir kurdeleyle bağlanmış mektuplar vardı. Elle yazılmış satırlar; titrek ama kararlı bir el. “Jonas, bu sefer ateş kazanırsa… Kederin yaşadığın ev haline gelmesine izin verme. Beni yas tut, ama kendini benimle gömme… —Belle.” Clarabell mektubu yerine koydu; bu evin kalbi yeniden atmak istiyordu ve belki de o, atışın ritmini zaten duymuştu.
O gece Jonas, yıllardır boş ve kutsal kalan koltuğu biraz öne çekti; Clarabell içeri girince başıyla yanını işaret etti. Oturdular. “Konuşamayacak kadar zayıf olduğunda bile rüzgârı dinlerdi,” dedi Jonas, ateşe bakarken. “Bana da bir mektup bıraktı,” dedi Clarabell. Jonas’ın başı pencereye döndü; “Keder,” diye fısıldadı, “Yaşadığım ev oldu mu?” “Hâlâ olmaya çalışıyor,” dedi Clarabell. “Belki bir sonraki evi başkalarının yardımıyla inşa etmelisin.”
Ateş bir çıtırtıyla cevap verdi; ikisi de gülümsemedi, ama odadaki sessizlik, yeni bir yemin gibi yerini buldu.
Sabahın durgun saatlerinde toz yolun ucunda bir at belirdi. Üzerinde kahverengi palto, fazla temiz eldivenler, parlatılmış botlar… Adam, satıcı tebessümünün arkasına saklanmış hesapçılığıyla atından indi. Kapının önünde durdu. “İyi günler hanımefendi,” dedi; kravat düğümünü iğneyle yoklayarak. “Sanırım ortak bir endişemiz var. Küçük kız Daisy, değil mi?”
Clarabell’in parmakları kapı çerçevesinin ardında tuttuğu küçük mutfak bıçağına istemsizce gitti. “Kimsiniz?” dedi; sesi nazikti ama dipte çelik taşıyordu.
“Warren Keys,” dedi adam; katlanmış bir kâğıdı çıkardı. “Merhum Samuel Langdon’ın kuzeni. Onun kızının en yakın kan bağından akrabası olarak velayete talibim.” Kâğıdı havada salladı. “Yeminli ifadeler. Santa Fe mührü. Gelecek hafta şerifle döneceğim.”
Daisy, Clarabell’in eteğine daha sıkı tutundu. Clarabell’in gözbebekleri daraldı; anılar dagına çökmüş bir kurt gibi Warren’ın şeklini aldı: Fort Lincoln’daki levazım subayı, rüşvetle kirlenmiş kayıtlar, taşınmış haritalar… “Samuel sana onun adına konuşma hakkı vermedi,” dedi sakin ve sert. “O öldü; senin iddian da onunla gömüldü. Ayrıca ben… Ben oradaydım.”
Arkasında sessizce yaklaşan Jonas, bir gölge gibi varlığını hissettirdi. “İzinsiz giriyorsun,” dedi; sesi dolgun bir bariton. Warren, Jonas’ın genişliğini görünce istemsizce bir adım geri çekildi. “Riker olmalısın,” dedi; “Mantıklı bir adam olduğun söylenir. Çocuk için geldim, sorun için değil.”
“This house is not yours,” dedi Jonas, sade bir İngilizce kırıntısını ufka attı; sonra Türkçenin sert ritmine geri döndü: “Bu çocuk da senin değil. Kan, birini aile yapmaya yetmez.” Warren’ın gülümsemesi ince bir çizgiye dönüştü. “Hakkım var,” diye hırladı. “Yasal ilişkiyi kesmiş bir çocuğu barındırma riskini alıyorsun.”
“Hiçbir yasa bir adama çocuğu fidye olarak kullanma hakkı vermez,” dedi Jonas. “Senin gibileri gördüm; ağzı laf yapar, elleri kirli.”
Clarabell öne çıktı; gözleri yandı. “Fort Lincoln’da levazım subayıyla iş tutarken, kızımın babası sana güvenmişti. Sen o güveni, kayıtları ve haritaları batıya sızdırmak için kullandın. Rüşvetten kovuldun. Şimdi beni susturmak için Daisy’yi kullanabileceğini sanıyorsun.” Warren’ın maskesi çatladı; ama ceketi düzeltip atına bindi. “Emirle geleceğim,” dedi ve gözden kayboldu.
Toz dininceye kadar kimse konuşmadı. Daisy’nin nefesi kısa kısa, Clarabell’in omuzları dimdikti. Jonas, yeleğini düzeltti: “Bunu bizden önce şerife taşıyalım,” dedi. “Önce gerçeği ortaya çıkaracağız.”
Kasaba, çiftlikten bir saatlik mesafedeydi. Jonas, “Elliot & Sons” yazılı tuğla binanın önünde atını direğe bağladı. İçeride mürekkep, eski toz ve kararların ağırlığı kokuyordu. Yaşlı avukat Joseph Elliot, gri sakalını eliyle sıvazlayarak dinledi. Jonas masaya bir dosya bıraktı: Clarabell’in yıllarca sakladığı mektuplar, notlar, Daisy’nin yanında yer aldığına dair kanıtlar…
“Langdon skandalını hatırlarım,” dedi Elliot; “Demiryolu manifestoları, kaybolan vagonlar… Birileri susmaya çalıştı, ama yük büyüktü.” Çekmeceden bir form çıkardı. “Savaştan sonra getirilen bir madde… insani vesayet. Bürokrasi acımasız kaldığında dulları ve yetimleri korumak için. Clarabell’in sicilinde yasal suçlama yok; yalnızca doğrulanmamış iddialar. Sizi yasal vasi yapacağım. Belgelenecek, tanıklanacak.”
O öğleden sonra Jonas, eyer çantasına damgalı bir dosyayla döndü. Çiftliğe geldiğinde güneş, çitlerin gölgelerini uzatıyordu. Clarabell, Daisy’nin eşyalarını kanvas bir çuvala katlarken, yüzünde taşın çizgileri gibi çizgiler göründü. “Gitmek zorunda değil,” dedi Jonas kapı eşiğinde. Clarabell başını çevirmedi. “Gitmeliyim,” dedi; “O adam geri dönecek. Daisy korkuyla büyümesin.”
Jonas, dosyayı uzattı. Clarabell çekinerek aldı; damgalar, imzalar, tanıklar… Daisy Langdon’ın yasal vasileri: Clarabell Langdon ve Jonas Riker. Clarabell’in omuzları titredi; havayı tuttuğu yerden bıraktı. Gözyaşları panikten değil, ilk kez yalnızca sevgiyle değil, yasayla da korunmuş olmaktan aktı. Kağıtları göğsüne bastırdı; Jonas’a baktı: “Bütün bunları sen mi yaptın?” Jonas yalnızca başını salladı. Clarabell elini onun göğsüne, kalbinin üstüne koydu. “Söz vermedin,” dedi; “Ama söz verenden çok inandırdın.”
O akşam, hem ateş hem fenerler daha yumuşak yandı. Ev, biraz daha “ev” oldu.
Aylar, aralarında kahkaha, ter, toz ve küçük zaferler biriktirerek aktı. Riker çiftliğinde yalnız rüzgârın değil, tencere kapaklarının, tavuk gıdaklamalarının, Daisy’nin yüksek sesle okumalarının da sesi vardı. Jonas, kümesin kapısını onarırken kendi kendine mırıldanıyor; Clarabell mutfakta mısır ekmeğini fırına sürüyor; Daisy verandadan “Gelin, dinleyin!” diye çocuk neşesiyle bağırıyordu.
Sonra uzaktan nal sesleri; toz bulutu. Siyah bir araba, yanında iki atlı. Arabanın üzerinden ilk inen tanıdık o gülümsemeydi: Warren Keys. Bu kez yalnız değildi; kasabadan iki şerif yardımcısı da yanındaydı. Warren, yüzünde kazanmışların aceleci özgüveniyle yürüdü. “Emrimiz var,” dedi; ceketinin iç cebinden bir evrak çıkarırken.
Clarabell kapıya çıktı; rüzgâr elbisesinin eteklerini çimenlerin üzerinde kıpırdatıyordu. Daisy, arkasında elini sıkı tuttu. Jonas, Warren ile veranda arasına bir kez daha siper oldu; ama bu kez yalnız değillerdi. At tozunun ardından bir başka grup belirdi: yaşlı avukat Joseph Elliot, kasabadan anneler ellerinde sepetlerle, iş lekeli şapkalı çiftçiler, mürekkep lekeli parmaklı iki öğretmen… Kalabalık, fener renkleri gibi çalıların arkasından yayıldı.
“Bazı şeyleri açıklığa kavuşturalım,” dedi Elliot; mühürlü bir dosyayı havaya kaldırdı. Şerif atından inip rahatsızca bakış attı. “Velayet meselesi… bize bir bildirim geldi,” diye kekeledi. “Herhangi bir sorun yok,” dedi Elliot; dosyayı açıp yüksek sesle okudu: “Daisy Langdon’ın yasal vasileri Clarabell Langdon ve Jonas Riker’dır. Evraklar doldurulmuş, tanıklanmış.”
“Bu sahte,” diye tısladı Warren; elini boş beline götürerek. Demirci öne çıktı, kolları kömür karası: “Bu kadın bu kasabanın yarısını doyurdu,” dedi; “Karşılıksız. Kız çocuğu, bizimkine okuma öğretti.” Fırıncının karısı yorganı göğsüne bastırıp “Her ev bir ışığı hak eder,” dedi. Öğretmenlerden biri, gözlüğünü düzeltti: “Biz de tanığız; iyi ahlâk, iyi anne, iyi komşu.”
Şerif, Warren’a döndü. “Beyefendi,” dedi; “Bu kasaba sizi tehlikeye atma ve dolandırıcılıkla suçlamadan önce çekilmenizi öneririm.” Warren’ın yüzü kızardı; küfür savurdu, atına bindi; tozu, hakkından büyük kaldı. Yardımcıları peşine takıldı. Toz bulutu uzaklaştıkça, çayırda yalnız rüzgârın sesi kaldı.
Clarabell, farkında olmadan tuttuğu nefesi saldı. Daisy, Jonas’ın eline avuç içi kadar ellerini yerleştirdi; Jonas, başını Clarabell’e çevirdi. Üçünün de gözlerinde aynı şey vardı: rahatlamayla akraba bir minnet ve minnete eşlik eden, ürkek bir sevinç.
Güneş batarken kasabalılar geri döndü. Ama bu kez ellerinde dirgenler değil, hediyeler vardı: sicimle bağlanmış kır çiçekleri, fırıncının karısından yeni pişmiş iki somun ekmek, demirciden parıldayan yeni bir eyer. Fenerleri çitlere astılar; her biri alaca karanlığa yumuşak bir halka ekledi. “Her ev ışığı hak eder,” dedi demircinin karısı; “Bu evinse üç tane var.”
Jonas, verandanın merdivenlerinde durdu; içinde derin bir cızırtıyla bir şey yer değiştirdi. Aidiyet. Clarabell, Daisy’yi sımsıkı tutarak yanında durdu. Kilisede alınmış bir nikâh yoktu; imzalanmış bir kontrat yoktu. Ama Jonas’ın elini Clarabell’in sırtına koyuşu ve Clarabell’in ona yaslanışı, çok daha eski bir protokolü hatırlattı: birlikte durmak.
Gecenin sonunda müzik sustu, fenerler titrek bir sessizliğe kavuştu. Verandadaki salıncakta Daisy, dizinde bir defterle kıvrıldı; küçük harflerle yazdı: “Bir ev için tahta ve çivi gerekir derler; bence vazgeçmeyecek üç kalp gerekir.” Ay, tepeden bir gülümsemeyle baktı.
Ertesi günler, çiftliğin ritmi gibi düzenli ama artık daha derin bir müzikle aktı. Jonas, çitleri onarırken yalnız çalışmıyordu; Clarabell, tencereyi karıştırırken yalnız düşünmüyordu; Daisy, sesli okurken yalnız dinlenmiyordu.
Clarabell, şöminenin üzerindeki portreye baktı bir akşam: Belle’in gözleri, ateşin ışığında sanki “evet” der gibi parladı. “Bana bir mektup bıraktı,” dedi Jonas, yine o koltukta. “Kederin yaşadığım ev haline gelmesine izin verme.” Clarabell, mektupları bulduğunu itiraf etti; saygıyla yerine koyduğunu. “Hafifledim,” dedi Jonas, ilk kez; “Yıllardır ilk.”
Kasabanın küçük okulunda haftada iki gün Daisy, yaşıtlarına harfleri anlattı; öğretmen, “Oku,” dediğinde Daisy göğsünü kabarttı. Fırıncının karısı, “Bugün fasulye çorbası,” dediğinde Clarabell güldü; recipelerin değiş tokuşu, kadınların kahkahası, kazanların buharıyla komşuluk yeniden doğdu. Demirci, yeni eyerin kayışını ayarlarken Jonas’ın atının boynunu okşadı; “Belle,” dedi saygıyla; “İyi bir isim.”
Kışın ilk nefesi vadiden geçerken, evin içindeki sıcaklık, bulduğu yeni ismini çoktan benimsemişti: yuva. Jonas bir akşam, yavaş ama net cümlelerle konuştu: “Clarabell, burada kalman sadece ihtiyaçtan değil. Kalman… evin istediği için.”
Clarabell, tencerenin kapağını kapattı; ellerini yıkayıp kurulamadan masanın kenarına tutundu. “Söz vermeden,” dedi; “Ama sözleri boğacak bir şeye benziyor bu.” Jonas gülümsedi; yıllardır yüzünde durmamış bir hareket gibi ürkek. “Sözler ağır,” dedi; “Bazen bir sandalye uzatmak, onlardan daha yüksek konuşur.”
Daisy, salıncaktan “Annem,” diye seslendi; “Yıldızlar bize bakıyor.” Clarabell başını çevirip verandaya çıktı. Gecenin gövdesi, fenerlerin halkalarında yumuşuyordu. Jonas da çıktı; üçü bir araya geldi. Söz gerekmiyordu. Söz zaten söylenmişti.
İlk kar, Wyoming’in çayırlarını ince bir örtüyle örttüğünde, Riker çiftliği yeni bir alışkanlığa kavuşmuştu: sabahları kapı önündeki izlere bakıp “kim geçti”yi tahmin etmek; akşamları fenerleri aynı sırayla yakmak; pazar günleri fazladan bir somun ekmeği komşuya bırakmak. Clarabell, fırının kapağını açtığında yayılan sıcak, evin eski yaralarına ilaç gibi sürünüyordu.
Bir gece, ateşin başında üçü birlikte otururken, Daisy defterini açtı; yüksek sesle okudu: “Bir ev, üç sandalye: biri kaybedilenler için, biri bulunanlar için, biri de henüz gelmeyenler için.” Jonas, başını eğdi; Belle’in adını mırıldandı. Clarabell, Daisy’nin saçlarını parmaklarıyla taradı. Dışarıda rüzgâr, kütüklere artık yalnızca “ev”e yaslananların duyacağı bir melodi üflüyordu.
“Sanırım,” dedi Jonas, “artık keder değil; senin usul usul koyduğun tencere kapağı, Daisy’nin defterinin hışırtısı ve atın sakin soluğu bu evi tanımlıyor.” Clarabell, “Ve çiviler,” dedi; “Ve bağlar.” Daisy gülümsedi: “Ve çorba.”
Verandanın çıtırdayan tahtalarında, fenerlerin halkaları içinde üç gölge uzadı. Zaman, bir ağırlık değil; bir örtü oldu. Ve bu örtünün altında üç kalp aynı ritimde atmayı öğrendi: ne yasın, ne tehdidin, ne yalnızlığın söndürebileceği bir ritim.
Riker evi, sonunda bir yuva oldu. Tahtadan fazla, sadakatle; çividen çok, sevgiyi gözeten bir emekle. Ve her yeni sabah, kapının arkasında aynı cümle yankılandı—yüksek sesle değil, ama kesin: “Sanırım bir aileye ihtiyacım vardı; meğer bir aile de bana.”
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load






