Kış aylarının soğuğu İstanbul’un her köşesine işlemişti. Zengin bir mahallede sokak lambaları loş bir ışık saçıyor, lüks mağazaların vitrinleri geceyi aydınlatıyordu. Kalın paltoları ve şık çantalarıyla insanlar mağazalara girip çıkıyor; kimi yeni bir eşya almanın keyfiyle gülüyor, kimi alışveriş poşetleriyle cadde boyunca yürüyordu. Bu mahallede fakirliğin izi bile yok gibiydi.

Tam o gün, bu düzeni bozan biri vardı: elleri soğuktan kızarmış yaşlı bir kadın, caddenin köşesinden ağır adımlarla ilerliyordu. Başında eski bir örtü, üzerinde yılların yorgunluğunu taşıyan kahverengi bir palto… Yüzündeki çizgiler hayatın yüklediği zorlukların izlerini taşıyordu. Yavaşça yürürken vitrindeki dünyalara baktı: şık mobilyalar, parıltılı aksesuarlar, büyük tabelalar… Ona uzak bir rüya gibi.

Bir süre sonra büyük ve lüks bir mobilya mağazasının önünde durdu. Vitrindeki gösterişli koltuk takımını cama yaklaşarak dikkatle inceledi: kumaşın rengi, işlemeleri, minderlerin düzeni… İçeri girmek istedi ama duraksadı; kıyafetlerine, mağazanın ihtişamına baktı. “Beni burada ciddiye alırlar mı?” diye düşündü. Merak ve cesaret, adımlarını kapıya yönlendirdi. Derin bir nefes aldı, içeri girdi.

Sıcak hava yüzüne çarptı. İçerisi parlak zeminler, büyük avizeler, zarif tasarımlarla son derece şık; kadın bu zenginliğin arasında daha da küçüldü sanki, kaybolmuş gibi. Utangaç bir şekilde etrafa bakarken çalışanlar ona döndü. Tezgâh arkasındaki Erman, yaşlı kadını görür görmez kaşlarını kaldırdı; “Buyurun, birine mi bakıyordunuz?” dedi, sesi alaycı. Kadın şaşırdı: “Birine mi bakıyordum?” diye kendi kendine tekrar edip “Hayır, sadece biraz bakmak istedim,” dedi nazikle. Yan tarafta Ayşe gülümseyip Erman’a alçak sesle, “Baksana, sanki adres sormaya gelmiş gibi,” dedi. Üzerindeki eski kıyafetlere bakarak gülmesini tutamayarak ekledi: “Bu mağazadan bir şey alacak gibi durmuyor.”

Kadın, tavırlarını fark etti ama belli etmemeye çalıştı. Mobilyaları dikkatle inceliyor, özellikle koltuk takımlarını yakından görmek istiyordu: kumaşın dokusunu hissetmek, minderlerin rahatlığını denemek… Cesaretini toplayıp elini uzattığı anda, Erman sertçe yaklaştı: “Pardon hanımefendi, o koltuğu denemenize izin veremem. Bu ürünler çok pahalı, zarar görmesini istemeyiz.” Kadın afalladı; elini geri çekti: “Sadece bakıyordum,” dedi. Erman, “Fazla,” diye kestirip attı. Kadının gözleri doldu ama sakinliğini korumaya çalıştı: “Peki… O zaman en azından fiyatlarını öğrenebilir miyim?”

Bu soru Erman ve Ayşe için şaka gibiydi. Erman alaycı gülerek, “Hanımefendi, bu ürünlerin fiyatını anlamak için biraz matematik bilmek gerekir,” dedi. Ayşe de kahkaha atarak, “Haklısın, belki fiyat etiketlerini okumakta zorlanabilir,” dedi. Kadının mahcubiyeti ve üzüntüsü umurlarında değildi. Daha fazla dayanamayarak, yüzünde derin hayal kırıklığıyla geri çekildi. “Neden bana böyle davranıyorlar?” diye düşündü. Kapıya yürürken, Erman’ın sesi yine yükseldi: “O kadar dikkatlice inceledi ki fiyatını sormasına şaşırmadım; ama matematiği yetmez ki hesaplasın.” Ayşe, “Belki birkaç sıfırı çıkarınca ona uygun görünür,” diye güldü.

Kadının içi burkuldu. Hayatında çok zorluk yaşamış, fakirlikle mücadele etmiş, oğlunu zorlukla büyütmüştü; ama hiç bu kadar aşağılanmış hissetmemişti. Yine de asaletini ve nezaketini bozmamaya kararlıydı. Kapının önünde son bir kez durdu, derin nefes aldı: “Rahatsız ettiysem özür dilerim,” dedi titreyen sesle. Sanki mobilyalara dokunarak mağazanın huzurunu bozmuş gibi… Erman ve Ayşe gülmeyi kesmedi; daha da küçümseyici baktılar. Erman, “Rahat olun hanımefendi; ama burası öyle herkesin bakabileceği bir yer değil. Bu koltuk takımları biraz farklı bir bütçe gerektirir,” dedi. Kadın başını eğdi, sessizce çıktı. Sokakta ilerlerken gözlerinden yaşlar süzüldü; kalabalıkta kaybolmak, yaşadığı aşağılanmayı unutmak istiyordu. Ama bu an zihnine kazındı; yıllarca unutması mümkün değildi.

İçeride çalışanlar bu durumu eğlence sayıyordu. Erman, “Böyleleri olmasa iş sıkıcı olurdu,” dedi. Ayşe, “Artık çok kişi mağazalara bakıp hiçbir şey almadan çıkıyor; alıştık,” diye karşılık verdi. Az sonra hayatlarının en büyük derslerinden birini alacaklarını ise bilmiyorlardı.

Tam o sırada mağaza sahibinin arabası önüne yanaştı. Selim Bey, ciddi duruşlu ama sıcak ve samimi biri olarak tanınırdı. Yıllar içinde büyük azimle işini büyütüp mağazayı şehrin saygın mobilya mağazalarından biri yapmıştı; onu tanıyanlar, zenginliğinin ötesinde insanlara yaklaşımıyla farklı olduğunu bilirdi.

Arabadan inerken yaşlı kadını mağazanın önünden uzaklaşırken gördü; yüzündeki hüzün dikkatini çekti. Sanki bir ağırlık taşıyan yavaş adımlar… “Bir şeyler ters gitti,” diye düşündü. Mağazaya adım atmadan önce duraksadı, kadının ardından seslendi: “Hanımefendi?” Sesi nazik ve kararlıydı. Kadın şaşırdı, arkasına döndü. Selim Bey ona doğru yürüdü: “Bir sorun mu var?” Yüzünde merak ve hafif endişe… Kadın, böyle nazikçe sorulmaya alışık değildi; hafif tebessümle “Hayır, hiçbir sorun yok,” dedi; ama gözlerindeki yaşlar başka hikâye anlatıyordu.

Selim Bey, yorgun ve üzgün halini görünce daha fazla ısrar etti: “Lütfen dürüst olun. Bir sorun olduğunu hissediyorum; size bir yardımım dokunabilir mi?” Kadın duygulandı; ama kırgınlık ve utanç konuşmasını zorlaştırıyordu: “Sadece biraz bakmak istemiştim… Rahatsızlık verdiysem özür dilerim,” dedi. Selim Bey’in içi bir anda sızladı; neden böyle söylediğini anlamıştı. Sıcak ifadesi ciddileşti; kadının elini nazikçe tuttu: “Siz rahatsızlık vermediniz, hanımefendi. Ama sanırım içeridekiler Size karşı büyük bir hata yaptı.”

Kadından kısa süre dışarıda beklemesini rica edip hızla mağazaya yürüdü. İçeri girdiğinde hava değişti; az önce kahkahalı mağaza, Selim Bey’in sert bakışlarıyla sessizliğe büründü. Patronlarının bu ani gelişi karşısında çalışanlar toparlandı. Erman, yüzündeki ifadeden bir şeylerin ters gittiğini anladı.

Selim Bey mağazanın ortasında durup derin nefes aldı: “Az önce buradan ayrılan yaşlı bir kadın vardı. Ona burada ne söylediniz? Neden onu öyle üzgün bir şekilde gönderdiniz?” Erman ve Ayşe şaşkına döndü; birbirlerine bakıp ne diyeceklerini düşündüler. İlk cesareti Erman buldu: “Efendim, o kadın burada sadece bakıyordu… ama şey, bir müşteri gibi görünmüyordu.” Selim Bey’in kaşları çatıldı: “Bir müşteri gibi görünmüyordu, öyle mi? Bir insanın müşteri olup olmadığını görünüşünden mi anlıyorsunuz? Size bu mağazada çalışırken insanlara nasıl davranmanız gerektiğini öğretmedim mi?”

Ayşe araya girdi, hafif panikle: “Efendim, biz… sadece biraz şaka yapıyorduk; kadını üzmek gibi bir niyetimiz yoktu.” Selim Bey daha da sinirlendi: “Şaka mı? Bir müşteriye ya da herhangi bir insana böyle davranmak sizin için şaka mı? O kadının yüzündeki üzüntüyü, gözlerindeki yaşları gördüm. Ne yaptığınızın farkında mısınız?”

Mağazadaki diğer çalışanlar sessizce olup biteni izliyor, savunamayacaklarını anlıyordu; yüzleri kıpkırmızı, gözleri yerdeydi. Selim Bey’in sesi sakinleşti ama daha tehditkâr bir tona büründü: “Size bir şey anlatayım.” Bu sözler bomba etkisi yarattı. Erman ve Ayşe şoktaydı; Erman konuşmaya çalıştı ama kelimeler boğazında düğümlendi; Ayşe’nin yüzü solmuştu.

Selim Bey devam etti: “O kadın belki sizin tahmin edemeyeceğiniz kadar değerli bir insan. Ama siz sırf görünüşünden dolayı onu küçümsediniz ve ağlatarak gönderdiniz. Bu davranışınızın açıklaması var mı?” Erman sonunda cesaret buldu: “Efendim, çok üzgünüz. Onun kim olduğunu bilmiyorduk.” “Bilmiyordunuz, öyle mi?” diye karşılık verdi Selim Bey. “Bir insanın kim olduğunu bilmek mi gerekir ona saygılı davranmak için? İnsanları görünüşlerine göre yargılamak, bu mağazanın değerlerine tamamen aykırıdır.”

Ayşe’nin gözleri doldu: “Lütfen affedin bizi. Gerçekten hata yaptık; bir daha böyle bir şey yapmayacağız.” Selim Bey sinirini zor kontrol ediyordu: “Sizi hemen kovmam gerektiğini düşünüyorum. Ama önce o kadından özür dilemenizi istiyorum ve özrünüzün samimi olduğundan emin olacağım. Yoksa sadece burada değil, elimden geldiğince başka yerde de çalışmanızı engelleyeceğim.”

Selim Bey dışarı çıkıp yaşlı kadını buldu. Kadın köşedeki bankta oturmuş, yere bakıyordu; gözleri hâlâ kızarmıştı. “Hanımefendi, lütfen geri gelir misiniz?” dedi. Kadın, Selim Bey’in samimi yüzüne baktı; tereddüt ettikten sonra onunla mağazaya döndü.

İçeri girer girmez Erman ve Ayşe toparlanıp kadının karşısına geçti; yüzlerinde pişmanlık ve utanç açıkça görülüyordu. İlk olarak Ayşe konuştu: “Hanımefendi… Bugün size karşı çok büyük bir hata yaptık. Davranışlarımız kabul edilemezdi. Lütfen bizi affedin.” Erman da: “Gerçekten çok üzgünüz. Size böyle davranmamalıydık. Bizden ne kadar şikâyetçi olsanız haklısınız… Lütfen affedin.”

Yaşlı kadın bir süre sessiz kaldı. Yüzlerindeki pişmanlığı görünce kalbinde bir yumuşama hissetti. “Ben kimseye kin tutmam,” dedi sessizce. “Ama size bir şey söylemek istiyorum: İnsanları görünüşlerine göre yargılamayın. Herkesin bir hikâyesi vardır; siz sadece o hikâyeyi bilmiyorsunuz diye o insanı küçümsemek size hiçbir şey kazandırmaz.”

Selim Bey hafifçe gülümsedi; çalışanlarına dönerek: “Bugün aldığınız bu ders umarım hayatınız boyunca unutamayacağınız bir şey olur. Bu mağazada çalışmaya devam etmek istiyorsanız, insanlara saygılı olmayı öğrenmek zorundasınız,” dedi. Yaşlı kadın, Erman ve Ayşe’ye son bir kez bakarak: “Affetmek kolay değil; ama öğrenmek de öyle. Umarım bugün yaşananlardan ders alırsınız,” dedi. Ardından Selim Bey’e dönerek: “Beni bu kadar önemsediğiniz için teşekkür ederim. Ama olanlar için daha fazla kimseyi üzmeyin. Ben iyiyim,” diye ekledi.

Selim Bey, ona büyük bir saygıyla eğildi: “Siz çok güçlü bir insansınız; biz bugün sizin sayenizde büyük bir ders aldık.” Yaşlı kadın mağazadan ayrılırken içeride herkesin gözünde hem pişmanlık hem minnet vardı. Selim Bey çalışanlarına döndü: “Hepimiz hata yapabiliriz; ama hatalardan ders almak önemlidir. Umarım bir daha asla böyle bir şey yaşanmaz.”

Kadın ağır adımlarla uzaklaşırken, geceyi aydınlatan vitrinlerdeki hayatlar yine parlıyordu. Kış İstanbul’un her köşesine işlemişti; ama o kış, sıcak bir ders de bırakmıştı geride: saygı, görüntüye değil insana edilmiş olanıdır. O yaşlı kadının gözlerindeki yaşlar, o mağazanın duvarlarında bir süre daha asılı kalacak; Erman ve Ayşe, her müşteri geldiğinde önce kendi iç sesleriyle yüzleşecekti.

Selim Bey içinse o akşam, mağazasının vitrinlerinden daha parlak bir şey doğdu: değerlerinin sınandığı ve yeniden hatırlandığı bir an. “Hepimiz hata yapabiliriz,” demişti; “önemli olan o hatayı, başkalarının gözyaşına dönüşmeden fark etmek.” İçeride ışıklar yavaşça kısılırken, dışarıda yaşlı kadının adımları kararlıydı. O, nezaketinden vazgeçmemişti. Ve belki de bu, o zengin mahalledeki en büyük zenginlikti: kalpte taşınan onur.

Dinlediğiniz için teşekkürler; bu hikâyenin bıraktığı küçük ama güçlü ders, bir vitrinin parlaklığından daha uzun sürer: insanın hikâyesine saygı duymak. Herkesin bir hikâyesi vardır; ve bazen en derin dersler, en sessiz adımlarla gelir.