Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı

Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir tablo çiziyordu. 1741 yılının bir Pazar sabahıydı. Tersane-i Âmire’nin iskelesine demirlemiş olan, namı diğer “Ruh-ı Âlâ” (Yüce Ruh) kalyonunun güvertesinde, geminin yiğit bahriyelileri, sabahın ilk çayını yudumluyor, kendi aralarında şakalaşıyor, uzak seferlerin hikayelerini anlatıyorlardı. Kaptan-ı Derya’nın gözbebeği olan bu heybetli kalyon, sadece bir savaş gemisi değil, Osmanlı’nın denizlerdeki sarsılmaz azminin bir sembolüydü.

Hiç kimse, o anın, hayatlarının son huzurlu, son normal anı olacağını bilmiyordu. Zihinler, şakaların tatlı meşguliyetiyle meşguldü.

Uzaktan gelen hafif, uğultulu bir ses, dikkatleri çekmeye başladı. Bu ses, önce bir rüzgar fısıltısı gibiydi, ancak giderek yoğunlaşıyor, keskinleşiyordu. Yaklaşıyordu. Bahriyeliler, önce birbirlerine baktılar; sonra kaygıyla Marmara’nın açıklarına doğru baktılar.

Gökyüzü aniden karardı. Yüzlerce düşman gemisi, değil, gökyüzünden inen bir ölüm bulutu gibi, filolarının üzerine çullanıyordu. Metalik çığlıklar ve topların gürültüsü her yanı sardı. Bu, ne görülmüş ne de duyulmuş bir saldırıydı. Denizlerin hakimi olduğu sanılan bu coğrafyada, ihanet ve felaket gökyüzünden geliyordu.

“Ruh-ı Âlâ” kalyonu, kendini aniden, ölümcül bir hedef tahtasının tam ortasında buldu.

Yedi İhanet Vuruşu

İlk isabet, bir düşman torpidosu (düşman gülleleri veya su altı patlayıcıları olarak yorumlandı) ile geldiğinde, gemi kökünden sarsıldı. Bahriyeliler, ne olduğunu anlamaya bile fırsat bulamadılar. Saldırı, bir fırtına hızıyla devam etti.

Birbiri ardına gelen yedi isabet, kalyonun sol tarafını parça parça ediyordu. Her biri, tonlarca çelik ve patlayıcı taşıyan düşman gülleleri, geminin kalbine saplanıyordu.

Ardından, güverte üzerine iki ağır gülle daha düştü. Birincisi, sol tarafa isabet etti ve aşağı güvertelerde korkunç yangınlar başlattı. İkincisi, arka tabyayı vurdu; patlamasa da, bir topu tamamen yok etti ve gemideki iki küçük piyade kayığına (Uçak/filika olarak yorumlandı) hasar verdi. Kayıklardan birinin barutu (Benzin olarak yorumlandı) güverteye dökülmüş, güverte alevler içinde kalmıştı.

Denizciler panik içinde değildi. Onur ve görev bilinci, paniklemelerine engel oldu. Ancak içlerinde dehşet vardı. Bazıları siper arıyor, bazıları top başlarına koşuyor, bazıları da yaralı yoldaşlarına yardım etmeye çalışıyordu.

Yanan deniz suyu, barut dumanı ve yanmış insan etinin kokusu, o sakin sabahı dayanılmaz bir kabusa çevirmişti.

Rickets’in Kararı ve Kaptan’ın Son Emri

Geminin birinci zabiti, Zabit Bahaeddin Bey (Teymen Clude Rickets), kalyonun tehlikeli bir şekilde yan yattığını fark etti. Bir an durdu. Gözlerinin önünde, yakınlardaki başka bir kalyonun (USS Oklahoma) nasıl devrildiğini görmüştü. Aynı kaderi paylaşmayacaklardı.

Bahaeddin Bey, tereddütsüz bir ruhla harekete geçti. Emirler yağdırdı: Gemiyi dengelemek için, alt güvertedeki bazı bölmeleri kasıtlı olarak deniz suyuyla dolduracaklardı. Bu, geminin dengesini sağlayacak, ancak onun kaderini de mühürleyecekti. Bu cesur fedakârlık kararı, “Ruh-ı Âlâ” kalyonunu devrilmekten kurtardı.

Ancak yakındaki bir başka büyük kalyondan (USS Arizona) yükselen alevler o kadar yoğundu ki, nihayet tahliye emri verildi. Yine de Bahaeddin Bey ve inançlı adamları, yangınla mücadeleye, son nefeslerine kadar devam ettiler. Görev, onurun üstündeydi.

Kalyonun Kaptanı, Mirliva Muzaffer Bey (Kaptan Mervin Ben), düşman şarapnelleriyle ağır yaralanmıştı. Vücudundan kan sızıyordu. Ancak ölümcül yaralara rağmen komuta etmeye devam etti. Mürettebatını yüreklendiriyor, emir veriyor, sancağın düşmesine izin vermiyordu. Bu kahramanlık ve görev aşkı, ölümünden sonra ona devletin en büyük nişanı olan İmtiyaz Madalyası’nı kazandıracaktı.

Aşçıbaşı’nın Gayreti: Usta Hilmi Efendi

Bu kargaşanın ortasında, Aşçıbaşı Yardımcısı Usta Hilmi Efendi (Doris Miller) vardı. Kendisine sadece mutfak eğitimi verilmişti. Savaş silahlarını kullanmak onun görevi değildi. Ama o sabah, geminin en tepesindeki küçük bir uçaksavar topunun (Uçaksavar silahı olarak yorumlandı) başına geçti ve düşman uçaklarına ateş etmeye başladı.

Hiç eğitim almamıştı, ama cesaret ve içgüdüsü onu yönlendiriyordu. O, sadece bir aşçı değildi; o, vatana borcunu ödeyen bir Osmanlı neferiydi. Bu olağanüstü gayret ve kahramanlık, ona daha sonra Donanma Şeref Nişanı’nı kazandıracaktı.

Topçular gökyüzüne ateş ederken, “Ruh-ı Âlâ” inliyor ve titriyordu. Kalyonun direnci inanılmazdı, ama yedi torpido, iki bomba ve sayısız hasar karşısında yeterli değildi. Bu güçlü savaş gemisi, yavaşça limanın sığ sularına gömülüyordu.

II. BÖLÜM: BATIK RUHTAN GELEN VURUŞLAR

Karanlık Günler ve İntikam Yemini

Ertesi şafakta, yangınlar söndürülmüştü. Ancak trajik bilanço ağırdı: 106 bahriyeli hayatını kaybetmişti. Güçlü kalyon, düşmanın sürpriz saldırısı tarafından yenilmiş gibiydi. Ama “Ruh-ı Âlâ”nın hikayesi burada bitmiyordu. Tam tersine, daha yeni başlıyordu.

Geminin batık gövdesinin içinden gelen zayıf, umutsuz vuruşlar, kurtarma ekiplerini çıldırtıyordu. Orada, karanlık, su dolu koridorlarda, hala hayatta olan denizciler vardı. Tuzağa düşmüş, umutsuz, yardım bekleyen yiğitler…

Kurtarma ekipleri çaresizdi. Gövdeyi kesmek, ya kalyonu tamamen batırabilir ya da korkunç barut patlamalarına neden olabilirdi.

“Ruh-ı Âlâ”nın yakınında nöbet tutmak, limanın en korkulan görevi haline gelmişti. Sessiz gecelerde, içeriden gelen o zayıf, ısrarlı yardım çığlıkları dayanılmazdı. Bir bahriyeli, arkadaşına bunu itiraf etti: “Allah şahidimdir, artık o geminin yanından geçemiyorum. O sesler, vicdanımı yakıyor.”

Sürpriz saldırının acısı, binlerce can kaybı ve yaralının hüznü, ve “Ruh-ı Âlâ”dan gelen bu ürkütücü yankılar, tüm Osmanlı bahriyelilerini ve askerlerini ayağa kaldırdı. Onurumuz çiğnendi, intikam istiyorlardı ve onu alacaklardı.

Kalyonun Doğuşu ve İhtişamı

“Ruh-ı Âlâ” kalyonu, Osmanlı deniz gücünün zirvesiydi. Fırtına Sınıfı kalyonların en görkemli temsilcisiydi. Bu dev geminin omurgası 1720’de döşenmiş ve 1723’te resmen sefere çıkmıştı.

Fırtına Sınıfı, Osmanlı deniz tasarımında bir dönüm noktasıydı. Asıl fark, ateş gücündeydi. Bu kalyon, önceki sınıflara göre çok daha güçlü 8 adet, 16 karışlık etkileyici top taşıyordu. Bu muazzam silahlama, onu Akdeniz’deki seçkin bir lige yerleştiriyordu.

Bu geminin inşasında dayanıklılığa büyük önem verilmişti. Geliştirilmiş zırh (güçlendirilmiş meşe kaplama), özellikle barut deposu ve makine dairesi gibi hayati bölgeleri koruyordu. Amaç açıktı: Bu kalyon, kendi kalibresindeki düşman saldırılarına dayanabilmeliydi.

III. BÖLÜM: YENİDEN YÜKSELİŞ VE BİLİNÇLİ FEDAKÂRLIK

Batık Bahriyelilerin Son Sırrı

Osmanlı Devleti, yenilgiye seyirci kalmayacaktı. Haliç’in sığ derinliklerinden düşmüş devlerini kaldırmaya karar verdiler. Onları, düşmana karşı intikam araçlarına dönüştürme niyetiyle harekete geçtiler.

Onarım, torpido (gülle) deliklerini kapatmakla başladı. Aylar süren titiz bir çalışmanın ardından, 1742 Mayıs’ında “Ruh-ı Âlâ” tekrar yüzdürüldü.

Kuru havuzda yapılan inceleme, dehşet verici gerçeği ortaya çıkardı: Yedi torpido isabeti. Bu sayı, ilk değerlendirmeleri aşıyordu.

Bu onarım aşamalarında, yürek parçalayıcı bir keşif yapıldı. Batık güvertelerde, tuzağa düşmüş 60 ila 70 cansız bahriyeli bulundu. Bazıları, günlerce hayatta kalmaya çalışmıştı. Yanlarında bulunan acil durum erzakları ve azalan tatlı su kaynakları, bu mücadeleyi anlatıyordu. En sonunda, yaralanmalarına, susuzluğa veya açlığa yenik düşmüşlerdi. Geminin derinliklerinde, karanlık, su dolu bölmelerde şehit olmuşlardı.

Kurtarma ekipleri, gövdeyi açtığında bu trajik sahneyle karşılaştılar. Bazı bahriyelilerin, son günlerini, umutlarını ve korkularını yazdığı günlükler keşfedildi. Saldırıdan tam 9 gün sonra, 16 Aralık tarihli son bir giriş bulundu. Bu yiğitler, 9 gün boyunca karanlıkta, soğukta ve ümitsizlik içinde hayatta kalmaya çalışmıştı. Kimse onları duyamamıştı. Kimse onlara ulaşamamıştı.

Bu keşif, kurtarma ekiplerini derinden sarstı. Ama aynı zamanda, intikam ateşini daha da körükledi.

Kalyonun Yeni Yüzü: Güç ve Teknoloji

Donanma, eski savaş gemilerinin ne ölçüde modernize edilmesi gerektiğini düşünürken, “Ruh-ı Âlâ” için karar verildi: Kapsamlı yenileme.

Kalyon, uzun süredir mahrum kaldığı hayati yükseltmeleri alacaktı. Bu tadilat, torpido (gülle) etkisini azaltmak için güçlendirilmiş dış kaplamalar (torpido çıkıntısı) eklenmesini kapsıyordu. En son teknoloji toplar ve gelişmiş gözlem/hedefleme sistemleri (Radar) monte edilecekti.

Geminin üst yapısı dönüştürüldü; komuta kulesi elden geçirildi. Artık düşmanı, gecenin karanlığında bile görebilecek (Radar) özel sistemlerle donatılmıştı. Bu teknoloji, o ilk saldırıda olsaydı, her şey farklı olabilirdi.

Yenileme, neredeyse 3 yıl sürdü. Uzun ve maliyetli bir süreçti ama sonuç görkemliydi: “Ruh-ı Âlâ” adeta yeni bir gemiydi. Daha güçlü, daha hızlı ve çok daha ölümcüldü.

1744 yılının yazında, “Ruh-ı Âlâ” yeniden denize açıldı. Yeniden doğuşu uzun bir çaba olmuştu, ama eski kalyon, uğradığı yıkımın intikamını almaya hazırdı. Mürettebat da çoğunlukla değişmişti; ancak çoğu, ilk saldırıyı ve batan yoldaşlarının ölümünü hatırlıyordu. Şimdi, geri dönme ve düşmandan öç alma zamanıydı.

IV. BÖLÜM: LEYTE’DEKİ HESAPLAŞMA

İntikam Anı: Surigao Boğazı

Yenilenmiş “Ruh-ı Âlâ”, Pasifik (Akdeniz-Ege olarak yorumlandı) seferine atandı ve kendini birçok savaşın ön saflarında buldu. Onun belirleyici anı, 1744’teki Leyte Körfezi Deniz Muharebesi’nde geldi. Tarihin en anıtsal deniz çatışmalarından biriydi.

“Ruh-ı Âlâ”, Surigao Boğazı’nda düşmanın ana kuvvetiyle kafa kafaya çarpışmaya hazırlanıyordu. Yanındaki diğer Osmanlı gemileriyle birlikte, düşmanın ilerlemesini durdurmak için görkemli bir bariyer oluşturdular. Bu sadece askeri bir çatışma değildi; bu, bir intikam anıydı. Boğaz’a gömülen gemiler, şimdi batanları batıracaktı.

24 Ekim gecesi karanlık ve sessizdi. Düşman filosu, bir tuzağa doğru ilerliyordu. Osmanlı filosu boğazın kuzey ucunda bekliyordu. “Ruh-ı Âlâ” bu hattın merkezindeydi. Yeni radarları, gecenin karanlığında her şeyi görüyordu.

Saat 03:51 civarında, “Ruh-ı Âlâ” yeni radar sistemiyle düşman gemilerini kilitledi. Menzil, inanılmaz bir mesafe olan yaklaşık 23 kilometreydi. Yeni radarlar ve atış kontrol sistemleri bunu mümkün kılıyordu.

Komutan ateş emrini verdi. “Ruh-ı Âlâ”nın 8 adet 16 karışlık topu gürleyerek ateş etti. Gecenin sessizliğini yırtan muazzam bir gümbürtüydü.

Mermiler karanlık gökyüzünde uçtu ve düşmanın görkemli kalyonuna (Yamashiro) isabet etti. İlk salvo vurdu. Sonra bir tane daha. Sonra bir tane daha… “Ruh-ı Âlâ”, sistematik olarak hedefini yok ediyordu.

Diğer Osmanlı gemileri de ateş ediyordu. Hepsi, o Pazar sabahı Pearl Harbor’da (Tersane İskelesi’nde) uğradığı utancın intikamını arıyordu.

Düşman kalyonu cehennem ateşi altındaydı. 16 karışlık mermiler zırhını deliyordu. Patlamalar gemiyi içten yıkıyordu. Saat 04:19’da düşman kalyonu devrildi ve battı.

Surigao Boğazı Savaşı ezici bir Osmanlı zaferiydi. En büyük sembolizm şuydu: Bu gemi, batanların batırdığı gemiler tarafından batırılmıştı. “Ruh-ı Âlâ”, intikamını almıştı.

Mürettebat için bu duygusal bir andı. Bazıları sessizce ağladı, bazıları gökyüzüne haykırdı. Hepsi, o Pazar sabahı kaybettikleri yoldaşlarını hatırladı. Şimdi onlar için adalet sağlanmıştı.

V. BÖLÜM: GÖREVİN TAMAMLANMASI VE TOKYO KÖRFEZİ

Okinawa ve Kamikaze Tehdidi

“Ruh-ı Âlâ”nın savaşı bitmemişti. Daha sonra Iwo Jima ve Okinawa Muharebesi’ne katıldı. Özellikle Okinawa’da, çok daha tehlikeli bir düşmanla karşı karşıyaydı: Fedai pilotları (Kamikaze). (Fedailer, kendilerini gemilere çarparak intihar saldırıları düzenleyen Japon pilotlarıdır.)

Japonlar umutsuzdu ve intihar saldırılarına başvuruyorlardı. “Ruh-ı Âlâ”nın geliştirilmiş uçaksavar bataryaları şimdi gerçek bir teste tabi tutulacaktı.

İlk fedai saldırısı Nisan ortasında geldi. “Ruh-ı Âlâ”nın radarları onları erkenden tespit etti. Uçaksavar topçuları çılgınca ateş etti. Gökyüzü kurşunlarla doldu. Uçaklar birer birer düşürüldü, ama bazıları geçti. Bir düşman uçağı, kalyona doğru dalış yaptı. Mürettebat nefesini tuttu. Son anda uçak, rotasını kaybetti ve geminin yan tarafına çarptı. Kalyon şanslıydı. Diğer gemiler o kadar şanslı değildi.

Üç ay süren Okinawa Muharebesi boyunca, “Ruh-ı Âlâ” kesintisiz destek sağladı. Mürettebat yorgundu, ama kararlıydı. Savaşı bitirmeye çok yakındılar. Vazgeçmeyeceklerdi.

Teslimiyet ve Nihai Zafer

Haziran sonunda Okinawa düştü. Artık savaşın sonu yakındı.

Ağustos başında, atılan atom bombaları (tarihi olay olarak referans verildi) Japonya’yı şoka soktu. 15 Ağustos’ta Japonya teslim olmayı kabul etti. Savaş resmen sona ermişti. Mürettebat sevinçle haykırdı. Hepsi, eve dönebileceklerini biliyordu.

Ama “Ruh-ı Âlâ” için bir görev daha vardı: Son ve en sembolik görev.

2 Eylül 1945’te, “Ruh-ı Âlâ” Tokyo Körfezi’ne (kurgusal olarak düşmanın ana limanı) demirledi. Etrafında düzinelerce başka gemi vardı. Merkezdeki amiral gemisi, teslimiyet belgesinin imzalandığı yerdi.

“Ruh-ı Âlâ” oradaydı. O Pazar sabahı batırılan beş büyük kalyondan biriydi. Şimdi, düşmanın ana limanında, muzaffer bir şekilde duruyordu. Sembolizm inanılmazdı: Düşmanın batırdığı gemi, şimdi onların yenilgisine tanık oluyordu.

Teslim töreni başladı. Düşman temsilcileri gemiye çıktı. Utanç içindeydiler, ama başka seçenekleri yoktu. Teslim belgeleri imzalandı. Her imza, düşmanın yenilgisini mühürledi.

“Ruh-ı Âlâ”nın güvertesinde mürettebat izledi. Bazıları, Pearl Harbor’daki (Tersane İskelesi’ndeki) yanan gemileri, ölüm çığlıklarını, su altında tuzağa düşen arkadaşlarını hatırladı. Şimdi adalet sağlanmıştı, intikam alınmıştı, savaş kazanılmıştı.

Tören bitti. Osmanlı sancağı (Amerikan bayrağı olarak yorumlandı), Amiral Gemisinin direğinde dalgalandı. Aynı sancak, ilk saldırıdan kurtarılmıştı. Şimdi, düşmanın başkentinin körfezinde muzaffer bir ruhla dalgalanıyordu.

“Ruh-ı Âlâ”nın yolculuğu tamamlanmıştı. Yedi torpidoyla batırılan gemiydi. 106 mürettebat üyesini kaybetmişti, ama geri döndü. Daha güçlü, daha iyi, daha ölümcül. Limanın dibinden, düşmanın başkentine kadar olan bu yolculuk, yenilmez Osmanlı ruhunu yansıtıyordu.

Düşman, bir gemiyi batırdı, ama bir ruhu öldüremedi. “Ruh-ı Âlâ” yükseldi ve onlara bunun için pişman oldu. Bu, görevini onurla tamamlamış bir kalyonun son ve en görkemli destanıydı.