Yedi Yüzlük Bir Yemin: Son Komutanın Çöktüğü Ama Vazgeçmediği 22 Gece
Yıl 1921. Ağustos sıcağı, Anadolu bozkırının tozunu Ankara’ya kadar taşıyordu.
Hava, sadece sıcaktan değil, yaklaşan büyük felaketin ağırlığından da bunaltıcıydı. Düşman, her gün bir adım daha yaklaşıyor, top sesleri uzaktan duyuluyor, ama her geçen gün daha da yaklaşıyordu.
Ali Rıza Bey, Meclis’in gölgeli avlusunda, o gün yaşanan tartışmanın yorgunluğuyla titreyen ellerini önünde birleştirdi. O, asırlık bir Osmanlı ailesinden geliyordu; sadakati, onuru ve vazife duygusu, kanına yazılmıştı.
Fakat o gün, tarihin en büyük ve en riskli kararı verilmişti.
Dört Ağustos’u beşe bağlayan o gece, Ali Rıza Bey, Ankara’nın dar bir sokağındaki küçük evinde, tek bir mum ışığının aydınlattığı masasının başında oturuyordu. Önünde, el yazısıyla kaleme alınmış, Meclis’in az önce onayladığı Başkomutanlık Kanununun müsveddesi vardı.
Gözleri, kağıdın üzerindeki şu kelimelere takıldı: “Türkiye Büyük Millet Meclisi, ordunun maddi ve manevi gücünü artırmak ve sevk ve idareyi bir merkezden idare etmek için, Meclis’in namına Başkomutanlık görevini ifa etmek üzere, Mustafa Kemal Paşa’ya tam yetki ve mutlak salahiyet vermiştir.”
Ali Rıza Bey, kalemi eline aldı ama imzalamakta tereddüt etti. Bu, bir kağıt parçası değil, asırlardır süregelen meşveret geleneğine karşı alınmış, zorunlu bir isyan kararıydı.
Düşünüyordu: Ya yanlışsa?
Meclis’teki tartışmalar, kulaklarında uğulduyordu. Kırk milletvekili ayağa kalkmış, bu karara “Hayır!” demişti.
“Paşa, bu çok tehlikeli! Tek bir adama bu kadar güç, tarihte hep felaket getirdi. Bu, diktatörlüğe giden yoldur!” diye bağırmışlardı. Onların endişesi haklıydı.
Mustafa Kemal Paşa ise kürsüden, yüzünde ne korku ne öfke olan, sadece çelik gibi bir kararlılık ile cevap vermişti: “Biliyorum. Ama başka yol yok! Ordumuz beş farklı komutan tarafından idare ediliyor. Düşman tek komuta ile geliyor. Ya bu riski alırız ve belki kazanırız, ya da risk almayız ve kesinlikle kaybederiz!”
Ali Rıza Bey, yutkundu. Kendisi de “hayır” diyen o kırk kişi arasındaydı. O, gücün tek bir elde toplanmasının ülkeye vereceği zarardan korkmuştu. Ama Paşa’nın son sözü, vicdanında derin bir yara açmıştı: Kesinlikle kaybederiz.
O gece, Ali Rıza Bey, kalemi kâğıda değdirdi ve imzasını attı. Bu imza, bir iman eylemiydi: Paşa’nın sadakatine ve vazife aşkına olan iman.
Karar verilmiş, Meclis dağılmış, ama savaşın acımasız yüzü, on beş gün sonra cephede kendini göstermişti. Sakarya hattı.
Paşa, 14 gün 14 gece çadırından ayrılmadı. Uyku, gözlerinin etrafına derin gölgeler çizmişti. Onunla birlikte çalışan yaverler, Paşa’nın gözlerinin açık olduğunu, ama sanki bu dünyayı görmediğini anlatıyorlardı. O, haritaları değil, kaderin haritasını inceliyordu.
Her gün gelen raporlar, Paşa’nın seçimi sorgulamasına neden oluyordu.
Başlangıçta 58 bin asker. 14 gün sonra kayıp: 6 bin şehit, 9 bin yaralı. Toplam 15 bin.
Yunan ordusunun kaybı ise 8 bin civarındaydı. Yani biz daha çok kaybediyorduk.
Bir akşam, Fevzi Paşa, yüzü solgun bir şekilde çadıra girdi. “Paşam… Dürüst olmamı istediniz… Eğer bu tempo devam ederse, on gün sonra ordumuz çöker.”
O an, Mustafa Kemal Paşa’nın yüzündeki çelik ifade çatladı. O, bir cihan padişahı değildi; o, kendi hür iradesiyle yetki almış, yükü omuzlamış, kendi halkına hesap verecek bir komutandı.
Paşa, o gece, Ali Rıza Bey’in de yaşadığı aynı şüpheyle boğuştu: Ya yanlışsam? Ya herkes haklıydı da, ben hırsıma yenildiysem?
gün. Sabahın erken saatleri.
Mustafa Kemal Paşa, nadiren yaptığı bir şeyi yaptı: Çadırından çıktı ve cepheye doğru yürüdü. Askerlerini görmek zorundaydı. Sayıları değil, ruhları görmek.
Siperlerin arasında ilerlerken, yerde oturan gencecik bir asker gördü. Yorgunluk, yüzündeki çocukluğu silip atmıştı. Asker, başını bile kaldırmadı.
Paşa yaklaştı. “Asker, adın ne?”
Asker, korkuyla başını kaldırdı. “Mehmet… Paşam.”
“Kaç gündür savaşıyorsun?”
“O… On beş gün, Paşam.”
“Vazgeçtin mi?”
Mehmet durdu. Cevap vermek istedi. Tabii ki yorgundu, bitkindi. Ama gözlerinde o an parlayan o son damla onur ile cevap verdi: “Yorgunum, Paşam. Ama vazgeçmedim.”
“Neden?”
Mehmet’in cevabı basit, ama Paşa’nın ruhunda bir deprem etkisi yarattı: “Çünkü siz vazgeçmediniz, Paşam.”
O an, Mustafa Kemal Paşa anladı. Seçim doğruydu ya da yanlıştı, önemli değildi. Artık geri dönüş yoktu. Bu yük, bu destiny, sadece onun omuzlarında değildi; vazgeçmeyen her askerin, her Mehmet’in omuzlarına da yayılmıştı.
gün. Kriz, en beklenmedik anda vurdu.
Patlama. Büyük bir top sesi. Yunan ordusu, iki fırka arasındaki zayıf noktaya, bir boşluğa, tam 40 bin askerle saldırmıştı.
Fevzi Paşa, dehşetle bağırdı: “Paşam! Boşluğu kapatacak yedek birlik yok! Eğer orası kırılırsa, Ankara’ya giden yol açılır!”
İsmet Paşa, çaresizlik içindeydi. “Geri çekilmeliyiz, Paşam! Ordunun dağılmasını engellemeliyiz!”
“Geri çekilmek mi?” Mustafa Kemal Paşa’nın sesi, ilk kez gürlemişti. “Geri çekildiğimiz an, her şey biter! Askerler düşünecek: Paşa kaçıyor. Moral çöker!”
Düşündü. Hızlı, acımasız ve dürüstçe. Karargahın güvenliği mi, cephenin bekası mı?
“Karargâh muhafızlarını çağırın!” diye emretti.
Fevzi Paşa dondu. “Paşam! Hayır! 500 kişilik bu birlik, sizin son korumanız. Eğer onları cepheye gönderirsek, siz savunmasız kalırsınız!”
Mustafa Kemal Paşa, gözlerine baktı. Gözlerinde, o gece Meclis’te aldığı riskin son ve en büyük bedelini ödeme kararlılığı vardı. “Fevzi Paşa! Eğer cephe kırılırsa, Karargâh’ın da bir önemi kalmaz! Hepsini gönderin! Boşluğu kapatacaklar! Hemen!”
500 kişilik Karargâh muhafızı, en iyi, en disiplinli askerler, bir cihan devletinin kalbini korumak için cepheye koştu. Paşa, çadırında, sadece bir subay ve birkaç yaralı askerle, tek başına kaldı.
Bu, bir liderin, kendi can güvenliğini, görevinin ve milletinin kaderinin arkasına attığı en büyük fedakârlıktı.
O gün, tarihe Sakarya Meydan Muharebesi olarak geçecek o büyük savaşın dönüm noktası oldu. Karargâh muhafızları, boşluğu kapattı. Yunan saldırısı durduruldu.
Ama savaşın bitmesine daha dört gün vardı.
gün. Paşa çadırının önünde durdu. Günlerdir ilk kez top sesleri yoktu. Tüfek sesleri kesilmişti. Sadece sessizlik.
Fevzi Paşa, yüzünde ne sevinç ne üzüntü olan garip bir ifadeyle yaklaştı. “Paşam… Yunanlılar… Geri çekiliyorlar.“
Mustafa Kemal Paşa dondu. 22 gün süren o çetin savaş, bitmişti. Zafer!
Ama Paşa’nın yüzünde sevinç yoktu. Sadece ağır bir yorgunluk ve hüzün.
Zafer kazanılmıştı, ama fiyatı ağırdı. 22 günün sonunda, 18 bin şehit, 12 bin yaralı.
Mustafa Kemal Paşa, savaş alanında yürüdü. Her yer mezarlıktı. Kan, duman ve toprak.
Bir çadırın önünde, yerde oturan bir asker gördü. Başı önünde. Yaklaştı. Mehmet’ti o. Vazgeçmeyen o genç asker.
Paşa, yanına oturdu. “Mehmet, kazandık.”
Mehmet, gözlerinde biriken yaşlarla Paşa’ya baktı. “Paşam, ben özür dilerim. Çöktüm. Dayanamadım.”
Mustafa Kemal Paşa, elini Mehmet’in omzuna koydu. “Mehmet, sen 22 gün dayandın. Sen kahraman oldun.” Sonra, çok sessizce, sadece Mehmet’in duyacağı şekilde fısıldadı: “Mehmet, ben her gece çöktüm. Her gece o çadırda yalnız düşündüm, dayanamam, yapamam. Ama sabah geldiğimde kalkmak zorundaydım. Çünkü siz baktınız. Ve eğer ben çökersem, herkes çökerdi.”
“İşte liderlik bu, Mehmet. Çökmek ama kimseye göstermemek.“
Savaştan sonra Ankara’ya döndüler. Paşa, atının üzerinde, halkın alkış tufanına gülümsemedi, el sallamadı. O, arkada kalan 18 bin şehidi düşünüyordu.
Meclis’te, 3 aylık süre dolunca, Paşa kürsüye çıktı. O, yetkiyi iade edecekti.
“Muhterem milletvekilleri,” dedi, sesi güçlü ama sakindi. “Üç ay önce sizden yetki istedim. Bugün o yetkiyi iade ediyorum. Savaş kazanıldı, görevim bitti.”
Salon ayakta alkışladı. Paşa, onlara baktı. Biliyordu. Bu, bir diktatörün eylemi değildi. Bu, sözünü tutan, dignity sahibi bir liderin eylemiydi.
Yıllar sonra, Paşa, Nutuk’ta yazacaktı: “Başkomutanlık kararı, hayatımın en zor kararıydı. Çünkü biliyordum ki, eğer kaybedersem, sadece ben kaybetmem, Türkiye kaybeder. Ama risk almak zorundaydım, çünkü başka yol yoktu.”
Mehmet, köyüne döndü, evlendi, üç çocuğu oldu. 1965’te bir gazeteci sordu: “Savaşta en çok neyi hatırlıyorsunuz?”
Mehmet, uzun düşündü. “Paşa’nın gözlerini hatırlıyorum,” dedi. “Çökmüştüm. Ama Paşa geldi. Gözlerime baktı ve o gözlerde gördüm ki, o da yorgundu. Belki benden daha yorgun. Ama vazgeçmiyordu. Ve dedim ki, eğer Paşa vazgeçmiyorsa, ben nasıl vazgeçerim?”
İşte o karar, o vazgeçmeme yemini, sadece bir zaferin değil, bir milletin kaderinin ta kendisiydi. Tarih, cesur olanları hatırlar. Korkanları değil. Çünkü bazen hayatta tek bir seçenek vardır: Risk almak ve kazanmak için her şeyi feda etmek.
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






