
Nisan’ın altın rengi akşamüstü Kütahya’nın tarlalarını turuncu tonlara boyarken, Murat kalbinin durduğunu hissetti. Yalnızca üç aydır eşi olan Ayşe ile romantik bir gezinti olması gereken at sürüşü, hayatının en acı verici anına dönüştü. Yolun birkaç metre ötesinde Elif vardı: soluk turuncu elbisesi belirgin şekilde hamile karnını sararken, kesin ve yorgun hareketlerle odun kesiyordu. Baltayı, çatıyı tek başına onardığında ya da sebze ekip biçmekte ısrar ettiğinde kullandığı o tanıdık kararlılıkla indirip kaldırıyordu.
“İyi misin? Neden durduk?” Ayşe’nin yumuşak sesi Murat’ı gerçeğe döndürdü. Murat, gözlerini kaçırmaya çalışsa da, varlığının her zerresini sarsan o figüre kilitlenmişti. “Ben buralardan birini tanıdım,” diye yalan söyledi; umduğundan daha kolay çıkmıştı ama Ayşe ikna olmamıştı. Kocasının bakışlarını takip etti ve tek başına çalışan kadını gördü. “Zavallı kadın, hem hamile hem tek başına odun kesiyor. Kocası utanmalı,” dedi içten şefkatiyle. “Ona yardım etmeyecek miyiz?”
Murat’ın sırtından soğuk terler aktı. “Hayır, devam edelim. O yabancıların yardımını sevmez.” Bir yalan daha—aklında kalan son parçayı korumak için gerekliydi. Elif yüzünü silmek için başını kaldırdığında göz göze geldiler. Sonsuzluk kadar uzun süren bir saniye boyunca, aradaki mesafenin ötesinde birbirlerine baktılar. Murat, onu açıkça başka bir kadınla evliyken gördüğünde bir duygu—gözyaşı, öfke, sitem—görmeyi bekledi. Ama Elif yalnızca Murat’ı derinden rahatsız eden bir sakinlikle baktı, elinin tersiyle yüzünü sildi ve yoldan geçen bir yabancıymış gibi işine geri döndü.
“Hadi Murat, hava kararıyor,” dedi Ayşe dizginleri çekerek. Akşam rüzgârı güçleniyordu ve karanlıkta at sürmekten hoşlanmıyordu. Dönüş yolunun tamamında Murat sessiz kaldı. Ayşe manzaradan, akşam yemeği planlarından, gelecek haftaki kilise toplantısından söz ederek sohbet açmaya çalıştı; Murat yalnızca tek heceli karşılıklar verdi. Aklı, Yılmaz ailesine ait olduğunu tanıdığı o arazide hamile Elif’in yalnız çalıştığı görüntüye takılı kalmıştı.
Akşam yemeğinde Ayşe, Murat’ın tabağındaki yemeği itip durduğunu, aslında hiç yemediğini fark etti. “Bugün çok sessizsin. Ofiste bir şey mi oldu? Hasatla ilgili bir sorun mu var?” Murat zoraki bir gülümseme yaptı: “Hayır, her şey yolunda. Sadece yorgunum.” Ayşe’ye yalan söylemek acı verici bir alışkanlığa dönüşüyordu; onu saran duygu karmaşasını açıklayacak doğru sözcükleri bulamıyordu. “Belki Doktor Demir’i bir kontrol için çağıralım? Birkaç gündür iyi görünmüyorsun.” “Ben iyiyim,” dedi Murat ve aniden kalktı. “Yatmadan önce tarlalarda bir yürüyüş yapacağım.”
Sundurmada yalnız, anıların istilasına izin verdi. Elif, birlikte oldukları iki yıl boyunca yalnızca bir sevgili değildi; sırdaşı, plan ve hayallerinin ortağıydı. Aile işlerini düzene sokar sokmaz evlenmeyi planlamışlardı. Ama bölgenin etkili çiftçilerinden birinin kızı olan Ayşe ile görücü usulü beklenmedik bir evlilik teklifi her şeyi değiştirdi. Murat’ın ailesi fark edilmez ama ciddi mali zorluklar içindeydi; Ayşe ile evlilik yalnızca aşk değil, çiftliğin ihtiyaç duyduğu ekonomik istikrarı da getiriyordu. Murat bunu Elif’e açıklamaya çalıştı, fakat altı ay önce yağmurlu bir ocak gününde tüm kelimeleri yanlış çıktı. “Yani bu kadar mı? Ailenin parasına ihtiyacın olduğu için onunla mı evleneceksin?” Elif’in sesi kızgınlıktan çok incinmişti. “Sadece bu değil, Elif. Karmaşık, ailevi meseleler…” “Ailevi meseleler mi, Murat? Ben bu bölgede büyüdüm, aileni yıllardır tanıyorum. Bana yabancıymışım gibi davranma.” Gözlerindeki yaşları, dönüp hayatından nasıl çıktığını mükemmel bir netlikle hatırlıyordu. “Eğer istediğin buysa, mutlu ol,” demişti.
Sonraki aylarda Murat, doğru kararı verdiğine kendini ikna etmeye çalıştı. Ayşe iyi bir kadındı; kibar, şefkatli ve evliliğine beklemediği bir huzur getirmişti. Ama o öğleden sonra Elif’i görmek, gömmeye çalıştığı tüm sorgulamaları geri çağırdı.
Ertesi sabah Murat, şafaktan önce tek bir düşünceyle uyandı: Elif’in durumu hakkında daha fazlasını öğrenmeliydi. Kahvaltıda Ayşe, onun daha tedirgin göründüğünü fark etti: “Neredeyse reçelli ekmeğine dokunmadın bile—en sevdiğin şeydir.” Yanına oturdu; yüzünde samimi bir endişe vardı. “Özür dilerim Ayşe. Çiftlikle ilgili bazı meselelerden dolayı endişeliyim. Endişelenmene gerek yok.” Ayşe elini onun üstüne koydu: “Murat, biz evliyiz. Senin endişelerin benim de endişelerim. Eğer mali sorunlar ya da hasatla ilgili problemler varsa, yardım edebilirim. Ailem—” “Hayır,” dedi Murat hızla ayağa fırlayıp, neredeyse fincanı devirecek gibi. “Özür dilerim, kaba olmak istemedim. Sadece bazı şeyleri önce kendi başıma halletmem gerekiyor.”
Ayşe, onu incelerken bir an sessiz kaldı. “Bunun dün gördüğümüz kadınla ilgisi var mı?” Soru Murat’ı hazırlıksız yakaladı; Ayşe’nin gözlemci olduğunu bilirdi ama bu bağlantıyı bu kadar çabuk kurmasını beklemiyordu. “Neden soruyorsun?” “Çünkü dünden beri farklı davranıyorsun ve ben ona yardım edelim dediğimde çok sinirlendin. Onu tanıyorsun, değil mi?” Murat iç çekti. Yalan sürdürülemez olmuştu: “Evet, tanıyorum. O bizim evliliğimizden önce tanıdığım biri.” “Eski sevgilin mi?” Murat’ın sessizliği cevaptı. Ayşe ayağa kalkıp tabakları topladı; hareketleri kontrollüydü ama omuzlarındaki gerginliği Murat fark etti. “Ayşe, bu aramızda hiçbir şeyi değiştirmez. O geçmişte kaldı.” Ayşe doğrudan baktı: “Geçmişteyse neden bu kadar üzgünsün? Ve neden hamile ve yalnız?” Murat kıvrandı: “Hamile olduğunu bilmiyorum, Ayşe. Seninle evlendim, hatırlıyor musun?” “Ama neden yalnız olduğunu biliyorsun,” dedi Ayşe; bu bir sorudan ziyade ifadeydi. Murat cevap veremedi.
Sonraki günlerde Murat, Yılmazların eski mülküne giden yolu bahane ederek, uzaktan Elif’in zorlu rutinini izledi: odun kesmek, küçük sebze bahçesiyle ilgilenmek, çitleri onarmak. Yaşadığı ev, çiftliğin ana evinin küçük ve basit bir versiyonuydu; bakım ve kaynak eksikliğinden yıpranmıştı. Murat, Elif’in babası Bay Yılmaz’ın hayattayken mülkün nasıl refah içinde olduğunu—kahve plantasyonlarının bölgenin en iyileriyle yarıştığını—hatırladı; adamın ayrılışından iki yıl önce her şey kötüye gitmeye başlamıştı.
Sıcak bir öğleden sonra Murat, Elif’in evine basit bir faytonla gelen yaşlı bir adamı gördü: herkesin bildiği, zengin-fakir ayırt etmeden bakan bölgenin en deneyimli doktoru Mehmet. Ziyaret bir saat sürdü; doktor çıktığında ifadesi ciddiydi. Bu manzara Murat’ta artık görmezden gelemeyeceği bir kaygı uyandırdı.
Akşam yemekte Ayşe’nin Aziz Yahya şenliği hazırlıklarına dair konuşmasına zor odaklandı. “Dediğimi duyuyor musun?” Ayşe, düşüncelerini böldü. “Özür dilerim. Şenlik hakkında ne diyordun?” “Fatma teyze tatlı masasını düzenlememi istedi. Bölgeye yeni olduğum için uyum sağlamama yardımcı olur.” Ayşe, kocasının yüzünü inceledi: “Ama günlerdir başka bir dünyadasın. Murat, konuşmamız gerekiyor.” Çatalını bıraktı: “O hamile kızı gördüğümüzden beri eskisi gibi değilsin. Benimle zar zor konuşuyorsun, dalgınsın, açıklama yapmadan evden çıkıyorsun. Bilmem gereken bir şey varsa şimdi söyle.”
Murat, eşinin hak ettiği dürüstlüğün ağırlığını hissetti; kelimeler boğazında düğümlendi. Ayşe’nin sesi yumuşadı: “O senin için önemli miydi?” “Önemliydi. Evet, çok önemliydi. İki yıl birlikte olduk. Evlenmeyi sandım.” “Ne oldu?” “Koşullar değişti. Ailemiz zorluk çekiyordu. Senin ailen evlilik teklifini yaptığında hem sorunlarımızı çözme hem harika bir kadınla evlenme fırsatı gördüm.” “Onu sevmiş miydin?” Soru, Murat’ı keskin bir bıçak gibi kesti. “Sevmiştim,” kelime bir fısıltı gibi çıktı. “Ama bu, sana karşı hissettiklerimi azaltmaz. Bana ummadığım bir mutluluk getirdin.” “Ya o? Sen benimle evlenmeye karar verdiğinde ne yaptı?” Murat, o son gün Elif’in gözlerindeki acıyı, ilişkinin sonunu yalvarmadan, dramatik sahneler olmadan onurlu şekilde kabul edişini hatırladı: “Onurluydu. Beni mutlu görmek istediğini söyledi ve uzaklaştı.” Ayşe kalktı: “Ve şimdi hamile ve yalnız.” Durdu, sonra patlayan soruyu sordu: “Çocuk senin mi?” Murat, vereceği her cevabın hayatını değiştireceğini hissetti. “Bilmiyorum,” dedi; söylerken bile kendine yalan söylediğini biliyordu. Ayşe, sonsuz gelen bir an baktı; hiçbir şey söylemeden odasına çıktı.
Ertesi sabah Ayşe kahvaltıya inmedi. Masada bir not: “Annemi ziyarete gittim. Bana karşı dürüst olmaya karar verdiğinde dönerim.” Evde yalnız kalan Murat, şüphelerle daha fazla yaşayamayacağını anladı. Elif’le konuşup gerçeği öğrenmeliydi—ne kadar acı verici olursa olsun.
Elif’in evine yürüyüş saatler sürdü; toprak yol yirmi dakikalık mesafeydi. Kapıyı çaldığında, Elif birkaç dakika sonra açtı. Yüzünde şaşkınlık yoktu—sanki o anı bekliyordu. “Merhaba Murat.” Sesi sakindi ama yorgundu. “İçeri girebilir miyim? Konuşmalıyız.” Bir an tereddüt etti, sonra kapıdan çekilip onu içeri aldı.
Ev küçük ama düzenliydi; basit, özenle bakılmış mobilyalarla doluydu. Salonda küçük bebek eşyaları: ipte kuruyan minik çoraplar, koltukta katlanmış battaniye, elde dikilen minicik giysiler. “Otur,” dedi Elif ve mutfak masasındaki sandalyeyi işaret etti. “Kahve?” “Hayır, teşekkürler.” Murat, ilerlemiş hamileliği nedeniyle Elif’in dikkatli hareketlerini izledi.
“Geçen gün odun keserken seni gördüm. Eşimle birlikteydim.” “Ben de sizi gördüm. O çok güzel… ve iyi bir insan gibi görünüyor.” Elif karşısına oturdu, elleri otomatik olarak karnına gitti. “Elif, sana bir şey sormam gerek.” “Ne soracağını biliyorum,” diye sözünü kesti; bakışı doğrudandı. “Ve cevap: evet.” Bu sözler, Murat’ı mideye yumruk yemiş gibi etkiledi. En olası cevabın bu olduğunu bilse de, onay başkaydı. “O benim çocuğum mu?” “O bizim çocuğumuz,” diye nazikçe düzeltti. “Ve neden daha önce söylemediğimi sormadan önce: bunu senin evliliğinden bir hafta sonra öğrendim.”
“Bir hafta sonra mı?” O geceyi hatırladı—Yılbaşı, kilise partisinden sonra yıldızların altında yürüyüş, sihirli vaatler ve planlarla dolu bir gece. “Öğrendiğinde neden aramadın?” Elif yavaşça kalktı, çekmeceden sararmış bir mektup getirdi; defalarca yazılıp silinmiş belli. “Bu mektubu onlarca kez yazdım. Her bitirdiğimde yırttım. Yeni evli bir adama, başka bir kadından baba olacağını nasıl söyleyebilirdim?”
Murat mektubu titreyen ellerle okudu. Elif’in kelimeleri, zamanla sararmış olsa da net ve acı vericiydi: birlikte geçirdikleri son gecenin beklenmedik bir hediye bıraktığını, hamile olduğunu, bunu Murat’ın karısını terk etmesi için değil, yalnızca bilme hakkı olduğuna inandığı için yazdığını; hiçbir şey beklemediğini; oğullarını tek başına sevip bakacağını.
“Neden sakladın? Neden göndermedin?” “Her okuduğumda, karının mektubu bulduğunu ya da senin zorunluluktan bir şey yapmak zorunda kaldığını hayal ettim. Oğlumuzun senin hayatında yük olmasını istemedim.” Murat evin detaylarına yeniden baktı: boyaya ihtiyacı olan duvarlar, yamalı tencereler, Elif’in çok azıyla elinden geleni yapışı. “Zor durumdasın. Sana yardım edebilirim, yardım etmeliyim.” “Acıdığın için ya da zorunluluktan yardımını istemiyorum, Murat.” Sesi kararlı, düşmanca değildi. “Hayatımı sürdürüyorum. Kolay değil ama başarıyorum.” “Sadece hayatta kalmamalısın—benim oğlumu taşıyorsun.” “Bizim oğlumuzu taşıyorum ve ona sahip olduğum tüm sevgiyi vereceğim. Bu sunabileceğim tek şey olsa bile.”
Murat aniden ayağa kalktı; göğsünde hayal kırıklığı ve suçluluk birbirine karıştı. “Bu doğru değil, Elif. Hiçbir şey doğru değil.” “Hayat her zaman doğru olmaz, Murat. Bazen seçimlerimizin sonuçlarını kabul ederiz.” “Peki sonuçlar? Ben hiçbir şey olmamış gibi yaparken senin tek başına çocuk yetiştirmen mi?” “Aynen öyle.” Elif de ayağa kalktı, masaya dayandı: “Sen evlendiğinde seçimini yaptın. Kabul ediyorum. Şimdi sen de benim bu çocuğu—senin hayatına müdahale etmeden—elimden geldiğince en iyi şekilde yetiştireceğimi kabul etmelisin.” “Ama müdahale etmek istiyorum, yardım etmek istiyorum,” diye yükseldi Murat, sonra Elif’in geri çekildiğini fark edip yumuşadı. “Özür dilerim. Bağırmak istemedim. Ben evli bir adamım; istediğim zaman hayatına dalıp çıkamam. Sana da Ayşe’ye de adil değil.” Ayşe’den söz edilmesi, Murat’ı gerçeğe döndürdü: eşi, dürüst olamadığı için evden gitmişti; şimdi de Ayşe’yle konuşmadan Elif’e yardım sözü veriyordu.
“Haklısın,” dedi sonunda. “Bunu doğru şekilde çözmeliyim. Ama lütfen beni tamamen dışlama. Bu çocuk—bizim oğlumuz—bir babaya hakkı var ve seçimiyle yanında olan bir babaya hakkı var. Zorunluluktan değil.” “Evdeki durumunu düzene soktuğunda daha fazla konuşmak için gelebilir misin?” Murat başını salladı. “Gelebilirim. Ama seni bir daha beklemeyeceğim,” dedi Elif yavaşça. “Eğer bu bebeğin hayatında yer almak istediğine karar verirsen, bu kesin bir karar olmalı.”
Eve döndüğünde Ayşe’yi mutfakta buldu. “Konuşmamız gerekiyor.” “Şimdi mi?” Sebzeleri kesmeyi sürdürdü ama gerginliği barizdi. “Lütfen otur.” Ayşe iç çekti, bıçağı bıraktı, masaya oturdu: “Tamam, gerçeği duymaya hazırım.” Murat derin bir nefes aldı: “O benim oğlum. Elif’in beklediği bebek.” Ayşe, beklediği sözlerin etkisine hazırlanır gibi gözlerini kapadı. “Ne zaman?” “Sana anlaşmalı evliliğimizden bahsetmeden önceki son gece. Hamile olduğunu evlilikten bir hafta sonra öğrenmiş; bu yüzden önce ulaşmadı.” “Mektup yazmış ama göndermemiş,” diye ekledi Murat. “Bizim hayatımızı zora sokmak istememiş.” Ayşe gözlerini açtı: “Şimdi ne yapmayı planlıyorsun?” “Bilmiyorum. Bu bebeği yokmuş gibi davranamam; evliliğimizi de mahvetmek istemiyorum.” Ayşe öne eğildi: “Beni seviyor musun?” “Evet.” “Peki onu hâlâ seviyor musun?” En zor soru. “Bir parçam her zaman Elif’i sevecek; ilk gerçek aşkımdı. Ama sana hissettiklerim farklı—daha olgun, karşılıklı güven ve saygı üzerine.” Ayşe başını salladı: “Dürüst olduğun için teşekkür ederim. Şimdi sorayım: Ne tür bir erkek olmak istiyorsun? Oğlunu sırf uygunsuz diye terk eden mi, yoksa kurduğun her şeyi yıkmadan sorumluluk almanın yolunu bulan mı?” Ayşe’nin pragmatik, olgun yaklaşımı Murat’ı şaşırttı.
“Diyorum ki, oğlun için sorumluluk almalısın,” diye sürdürdü Ayşe. “Ama bu, ikimiz de bunun üzerinde çalışmaya istekli olduğumuz sürece evliliğimizin bitmesi gerektiği anlamına gelmez. Nasıl? Henüz bilmiyorum. Ama bu bebeğin yok sayılması seçenek değil. Ve baba hayattayken, yardım edebilecek durumdayken Elif’in çocuğunu tek başına büyütmesi adil değil.”
O gece geç saatlere kadar olgun ve sorumlu bir plan kurdular. Ayşe, durumu daha iyi anlamak ve nasıl yardım edebileceklerini görmek için birlikte Elif’i ziyaret etmeyi önerdi. “Bunu istediğinden emin misin?” diye sordu Murat. “Doğru olan bu. Onun yerinde ben olsam, birinin benimle ilgilenmesini isterdim.”
Ertesi gün Ayşe’nin şehirden aldığı yiyecekler ve temel ihtiyaçlarla bir sepet hazırladılar. Elif, bahçede çamaşır asıyordu; çifti görünce işi bıraktı, ihtiyatla izledi. “Merhaba Elif,” dedi Murat. “Bu benim eşim Ayşe.” İki kadın kısa, gergin bir an birbirini süzdü. Sonunda Ayşe öne çıktı: “Memnun oldum, Elif. Durumunuzu Murat’tan biliyorum. Yardımcı olabileceğini düşündüğümüz şeyler getirdik.” Elif sepete, sonra Ayşe’ye, ardından Murat’a baktı: “Sadakaya ihtiyacım yok.” “Bu sadaka değil,” diye yumuşak yanıt verdi Ayşe. “Bu sorumluluk. Bu bebek kocamın sorumluluğu; dolayısıyla benim de.”
“Neden bunu yapıyorsun? Yerimdeki kadın benden nefret ederdi.” “Belki bazıları… ama sizden nefret etmek sorunlarımızı çözmez, değil mi?” Elif onları içeri davet etti; bir saat boyunca durumu şaşırtıcı derecede medeni konuştilar. Ayşe, Elif’in sağlığını, doğum tarihini, aldığı tıbbi yardımı sordu. “Doktor Mehmet her şeyin normal olduğunu, ama daha fazla dinlenmem gerektiğini söyledi,” dedi Elif. “Tek başına yapılacak çok iş varken dinlenmek zor.” “Peki maddi durum?” “İdare ediyorum—pazarda biraz sebze satıyor, komşulara dikiş yapıyorum.” Ayşe ve Murat bakıştılar; “İkimiz de bunun ‘başarmak’ demek ‘sıkıntı çekmek’ anlamına geldiğini biliyoruz,” dedi Ayşe. “Bazı masrafları üstlenebiliriz,” diye teklif etti Murat. “En azından tıbbi masrafları.” “Acıdığınız için yardım istemediğimi söylemiştim,” diye araya girdi Elif. “Bu acıma değil,” dedi Ayşe. “Bu sorumluluk. Bu çocuk, ileride bizim çocuklarımız olursa onların üvey kardeşi olacak. Durum karmaşık ama artık bizim durumumuz.”
“Topluluk ne der?” diye sordu Elif. “Ne yaparsak yapalım insanlar konuşacak,” dedi Ayşe. “Mesele, yorumlara rağmen doğru olanı yapıp yapmayacağımız.”
Sonraki haftalarda tuhaf ama işlevsel bir düzen oturdu. Murat, Elif’in durumunu kontrol etmek ve çiftlikte ağır işlere yardım etmek için düzenli ziyaretler yaptı—her seferinde Ayşe ile. Ayşe, hazır yemekler getiriyor, bebek hazırlıklarına yardım ediyordu. Bir ziyarette Ayşe, Elif’in normalden soluk ve zor hareket ettiğini fark etti: “İyi misin?” “Sadece yorgunum. Doktor, son ayda normal,” dedi Elif. “En son ne zaman gördün?” “İki hafta önce.” Ayşe, endişeyle Murat’a baktı: “Elif, bebek doğana kadar bizimle kalsan iyi olur. Evimiz daha büyük ve ihtiyaç olduğunda yanında biri olur.” “Bunu yapamam. İnsanlar ne der?” “Zaten konuşuyorlar,” dedi Murat. “Ayşe haklı. Daha güvenli olur.” “Sizin evinize bu şekilde dayanamam; doğru olmaz.” Ayşe yanına oturdu: “Hepimiz için tuhaf biliyorum ama şu anda senin ve bebeğin güvenliği sosyal kurallardan daha önemli.” Elif tereddüt etti; gururu direndi. “Lütfen,” dedi Ayşe, “Murat için değil, benim için değil—bebek için.”
Son kararı Doktor Mehmet verdi: “Tansiyonun yüksek, bebek zor bir pozisyonda. Mutlaka dinlenmeli ve yanında biri olmalı. Murat ve Ayşe’nin evinde kalma teklifi, normal doğumla acil durum arasındaki fark olabilir.” İsteksizce Elif geçici olarak taşındı. Ayşe misafir odasını özenle hazırladı; şehirden sessizce aldığı bebek eşyalarını dâhil etti. “Neden bu kadar iyisin?” diye sordu Elif, Ayşe papatya çayı getirirken. “Çünkü yapılması gereken bu. Ve zor bir durumdaki iyi bir insan olduğunu görüyorum. Bu senin suçun değil.” “Ama kocanın hamile eski sevgilisi yan odada uyurken…” Ayşe yatağın kenarına oturdu: “Evet, zor. Ama elimden geleni yapmadığımı bilmek daha zor olurdu.”
Evdeki dinamikler şaşırtıcı düzene girdi: Elif hafif işlere yardım ediyor; Ayşe yemekleri ve reçeteleri yürütüyor; Murat ikisinin de rahat olduğundan emin. Bir sabah, konserve yaparken Elif sordu: “Siz, Murat’la tüm bunlar olmadan önce mutlu muydunuz?” Ayşe düşündü: “Evet. Evliliğimiz anlaşmayla başlamış olabilir ama gerçek sevgi ve sağlam ortaklığa dönüştü.” “Kıskanmıyorum,” dedi Elif; elmaları soyarken. “Onun senin gibi birini bulmasına seviniyorum.” “Neden?” “Çünkü mutlu olmayı hak ediyor ve sen onun düşünceli, olgun bir yanını ortaya çıkarıyorsun. Murat kalbine göre karar verirdi; seninle daha düşünceli.”
Ayşe gülümsedi: “Bana onun hayal kurmasına yardım ettiğini; seninle geleceğe dair umutlandığını söylüyor.” “Çok gençtik… belki çok hayal, az gerçek.” “Peki şimdi? Geleceğe dair umudun var mı?” Elini karnına koydu Elif: “Var. Adı var: bu bebek.” “Bizim geleceğimiz,” diye nazikçe düzeltti Ayşe. “İstemesek de artık hepimiz bu çocukla bağlantılıyız.”
O gece şiddetli fırtına bölgeyi vurdu. Gece iki sularında Ayşe, Elif’in odasından gelen çığlıklarla uyandı; Elif acı içinde kıvranıyordu, yerde su birikintisi. “Murat!” diye bağırdı Ayşe, “Suyu geldi—bebek geliyor!” Murat uykulu göründü: “Çok erken; iki hafta var.” “Bebekler istediklerinde doğar,” dedi Ayşe. “Hemen Mehmet Bey’i getir!” “Bu yağmurda yollar geçilmez; gidip dönmek saatler alır.” Yeni bir kasılma Elif’in tekrar çığlık atmasına neden oldu. Ayşe, doktoru beklemeye zaman olmadığını anladı: “Murat, komşu Zeynep teyze’yi getir—birçok doğum yaptırmıştır.”
Elif’le yalnız kalan Ayşe, duyduğu her şeyi hatırladı; Elif’in rahat etmesine yardım etti; temiz havlu ve sıcak su hazırladı; kasılmalar sıklaştıkça sakin kaldı. “Korkuyorum,” dedi Elif. “Ben de,” diye itiraf etti Ayşe. “Ama başaracağız. Sen güçlüsün, bebek sağlıklı.” Zeynep teyze geldi; “Hastaneye yetişecek zaman yok; burada yapacağız.” Sonraki iki saat, Ayşe’nin hayatındaki en gergin anlardı: Elif’in elini tuttu, terini sildi, cesaret verdi. Murat koridorda gidip geldi; acı dolu seslerle kalbi hızlandı; Elif ve bebek için endişeliydi.
Bebeğin ilk ağlaması evi doldurduğunda Murat, yanaklarına süzülen gözyaşlarını hissetti. Birkaç dakika sonra Ayşe kapıda göründü; havluya sarılı bir bebek: “Bir oğlan—güzel ve sağlıklı.” Murat yavaşça yaklaştı; sanki kutsala yürür gibi. Oğlunu kollarına aldığında önceden hiç hissetmediği bir duyguya kapıldı: “Merhaba, küçük adam. Ben babanım.” “Elif nasıl?” diye sordu. “Yorgun ama iyi. Zeynep teyze hızlı ve sorunsuz dedi.” Bir saat sonra yollar açılınca Doktor Mehmet geldi; Elif’i ve bebeği muayene etti: “Tamamen sağlıklı. Harika iş.” Sonraki günlerde ev küçük bir bebek odasına dönüştü. Ayşe, doğum sonrası iyileşen Elif’le ilgilendi ve bebeğe yardım etti; Murat, oğlunu izleyerek saatler geçirdi.
“Adı ne olacak?” diye sordu Ayşe bir sabah. Elif düşündü: “Ahmet adını sevmişimdir. Ahmet Hasan.” “Ahmet Hasan Yılmazkaya,” diye sınadı Murat. “Kaya mı?” “O benim oğlum; soyadımı taşımalı.” “İnsanlar bilecek.” “Zaten biliyorlar. Oğlumun adımı taşımadan büyümesini istemiyorum.” Ayşe onayladı: “Güçlü bir isim.”
Elif iyileştikçe gelecek hakkındaki konuşmalar kaçınılmaz oldu: evde süresiz kalamazdı; küçük, izole evine dönmek de iyi değildi. Ayşe bir gece önerdi: “Ailenizin evini yenilesek? Konumu iyi—bize yakın, ama özel.” “Kabul edemem; çok fazla.” “Bu iyilik değil; Ahmet’in yetişmesine yatırım. İstikrar ve güvene ihtiyacı olacak; senin de uygun bir yer.” “Mali durum? Her şeye size güvenemem.” “Eğitimine geri dönebilirsin,” dedi Murat. “Hemşirelik kursuna başlamamış mıydın?” Ayşe tamamladı: “Kursu bitirip şehir hastanesinde çalışabilirsin. Evin yenilenmesi ve sabit işle bağımsızlığın olur.”
Elif uzun süre sessiz kaldı—öneriden etkilenmişti ama gururuyla mücadele ediyordu. “Aramızdaki durum ne olacak? Ahmet büyüdüğünde nasıl açıklayacağız?” “Gerçeği,” dedi Ayşe. “Koşullar bizi alışılmadık şekilde bir araya getirdi; Ahmet için elimizden gelenin en iyisini yapmaya karar verdik. İnsanlar konuşacak—hep konuşurlar. Önemli olan oğlumuz için en iyisi.”
Nihai karar, iki hafta sonra Ahmet’in yüksek ateşle hastalanmasıyla geldi. Hastaneye koşuşturmalar, koridorda bekleyen üç yetişkinin endişesi, herkese şunu gösterdi: Bu, karmaşık bir durumda başa çıkan üç yetişkinden fazlasıydı—alışılmadık olsa da bir aileydiler. “Bunu işe yarar hale getirmeyi deneyelim,” dedi Elif, Ahmet’in iyi olduğunu öğrenip döndüklerinde.
Aylar ayarlamalarla geçti. Murat, çiftlik, evlilik ve babalık rolü arasında zamanını böldü; Ayşe, biyolojik olarak kendisine ait olmayan bir bebeğin üvey anneliğinin beklemediği bir duygusal cömertlik gerektirdiğini keşfetti; Elif, muhafazakâr toplumda bekar anne olarak yerini bulmakta zorlandı ama arkadaşlıktan fazlasına dönüşen iki kişinin desteğiyle ilerledi. Yılmazların evinin tadilatı üç ay sürdü; rahat, modern bir anne-bebek evi ortaya çıktı. Elif hemşirelik kursunu bitirmek için burs aldı; Ayşe Ahmet’e bakarken, Elif geceleri ders çalıştı.
“En tuhaf olan ne biliyor musun?” dedi Elif bir gece, Ayşe ile Ahmet’i yıkarken. “Ne?” “Eski sevgilisiyle evlenen kadınla arkadaş olmanın imkânsız olduğunu hayal ederdim. Ama sen… en iyi arkadaşlarımdan biri oldun.” Ayşe gülümsedi: “Belki hiçbirimiz bu durumu seçmedik; ama ikimiz de onunla nasıl başa çıkacağımızı seçtik.” “Ya Murat?” “Her zamankinden daha karmaşık bir yetişkinlik öğreniyor… ama potansiyel taşıdığı adam oluyor.”
Kapıdan dinleyen Murat yaklaştı, Ahmet’i kucağına aldı: “Bir şey söyleyebilir miyim? Bu normal bir durum değil biliyorum. Geçmişteki kararlarım yüzünden ikinizi de zor durumda bıraktım. Ama bununla nasıl başa çıktığınız için her gün minnettarım.” Ayşe’ye baktı: “Beni terk edebilirdin; seçim istemebilirdin. Ama cömert ve olgun olmayı seçtin.” Elif’e: “Hepimiz için cehenneme çevirebilirdin; Ahmet’i silah yapabilirdin. Ama onun hayatının parçası olmamıza izin verdin.” Elif yanıtladı: “Hepimiz hatalar yaptık. Önemli olan, onları nasıl düzelttiğimiz. Ve üçümüz, hayatımızın kalanını bu özel hatayı doğruya çevirerek geçireceğiz,” diye ekledi Ayşe. “O halde bunu iyi yapmayı öğrenelim.”
İki yıl sonra dinamik istikrar kazandı. Elif hemşirelikten mezun oldu, şehir hastanesinde saygı kazandı; Ayşe ve Murat dürüstlük ve karşılıklı saygıyla sağlam bir evlilik geliştirdiler; Ahmet, üç yetişkine alışık, mutlu bir çocuk olarak büyüdü. Topluluk başlangıçta rahatsız olsa da, zamanla üçlünün tutumunu kabullendi, hatta takdir etti. Fatma teyze bir keresinde böyle dedi: “Garip bir başlangıçları olmuş olabilir ama bu çocuğu tanıdığım birçok geleneksel çiftten daha iyi yetiştiriyorlar.”
Ahmet konuşmaya başladığında Murat’a “baba”, Ayşe’ye “Ayşe anne” dedi; Elif’e nasıl hitap edeceğini düşündü ve “Elif anne” demeyi seçti. “İki annesi var, değil mi?” dedi basitçe. “Birisi onu karnında taşıdı, diğeri her gün ilgileniyor.” Bu sade mantık, yetişkinlere, çocuk için doğal olanı gereksiz karmaşık hâle getirdiklerini fark ettirdi.
Ahmet üç yaşına bastığında Elif hemşirelik süpervizörlüğüne terfi etti; daha iyi maaş, daha yoğun kaynak-iş anlamına geliyordu. Bazı hafta sonları çalışması gerekecekti. Ayşe, “Bu gibi durumlar için evde bir odası olması iyi olur,” dedi. “Emin misiniz?” “Ahmet bizim de çocuğumuz,” dedi Murat. “Hepimizin sorumluluğu var.” Ahmet, “Elif anne, istediğin zaman çalışabilirsin. Ben babam ve Ayşe anneyle kalırım; onlar kahvaltıda pankek yapmayı biliyor,” dedi. Genel kahkaha, sevgi ve bağlılığın geleneksel yapılardan daha önemli olduğunu bir kez daha gösterdi.
Düzenin büyük sınavı, Ahmet dört yaşına geldiğinde aile hakkında ayrıntılı sorular sormasıyla geldi: “Baba, neden sen ve Elif anne birlikte yaşamıyorsunuz?” Ayşe anlattı: “Aileler farklı olabilir. Bazılarında baba-anne birlikte; bazılarında tek ebeveyn. Senin özel ailen var: seni çok seven bir baban, seni doğmadan önce kalbinde taşıyan bir annen, seni ilk gördüğü günden beri sevmeyi seçen ikinci annen var.” Ahmet düşündü: “Peki okuldakiler ailemin tuhaf olduğunu söylüyor?” Murat diz çöküp gözlerine baktı: “Başkalarının ne dediği önemsiz. Önemli olan sevgi, ilgi ve mutluluk. Bir aileyi iyi yapan budur.” Ayşe ekledi: “Kendini sevgi dolu hissediyor musun?” “Evet.” “Güvende ve ilgilenilen?” “Evet.” “O zaman ailen tuhaf değil—senin için mükemmel.”
Gece, üçü toplumsal baskılarla nasıl başa çıkacaklarını konuştu. Ayşe: “Daha büyük, bu düzenlerin kabul gördüğü bir şehre taşınalım mı?” Elif: “Kaçmak çözmez; her yerde önyargı olabilir. Destek ağımız varken başa çıkmayı öğretelim.” Murat: “Burası evimiz.” Ayşe: “O hâlde proaktif olalım. Yasal durumu resmileştirelim.”
Avukat Hasan Özdemir: “Yeni bir şey yaratıyorsunuz; belgeleri hazırlarken yaratıcı olacağız. Önemli olan Ahmet’in hakları.” Elif: “Ahmet’in birlikte hareket eden üç yasal sorumlusu olduğu açıkça yazılsın.” “Biriniz katılmazsa?” “Konuşuruz,” dedi Ayşe. “Dört yıldır böyle yapıyoruz.” “Biri taşınmak ya da evlenmek isterse?” Murat: “Katı değil; hayat değiştikçe gelişen ortaklık.”
Yasal süreç altı ay sürdü; Ahmet’in üç taraflı velayeti, her yetişkin için hak ve sorumluluklar açıkça tanımlandı. Yargıç, “Hayatımda gördüğüm ilk böyle vaka; olgunluk ve bağlılığınız etkileyici. Alışılmadık ama çocuğun en iyi çıkarı açık,” dedi. Resmileştirme, farkına varmadıkları bir güvenlik hissi getirdi.
Düzenin gücü, Ahmet beş yaşına gelip birinci sınıfa başladığında ortaya çıktı. Öğretmeni Merve, “Üç yasal sorumlusu var; bu nasıl işliyor?” Ayşe: “Üçümüzden herhangi biri eğitim ve tıbbi karar alabilir; önemli şeyler için önce kendi aramızda konuşuruz.” Elif: “Ahmet kendini çok desteklenmiş ve güvende hissediyor.” Murat: “Başlarda farklılıkları anlamakta zorlandı; şimdi iki annesi ve bir babası olduğu için gurur duyuyor.” Yıl sonunda Merve, Ahmet’in sınıfın en dengeli ve duygusal olarak en güvenli çocuklarından biri olduğunu söyledi.
Ahmet’in altıncı yaş gününü parkta tüm topluluğu davet ederek kutladılar—durumlarını gizlemediklerinin ince ama net ifadesi. Fatma teyze Ayşe’ye: “Başlangıçta şüpheliydim; işlemez sanmıştım. Şimdi mutlu, sevgi dolu, iyi bakılan bir çocuk görüyorum; kariyer sahibi olabilen genç bir anne; zor durumu güzelliğe çeviren bir çift. Aile kurallara uymak değil; sevgi ve bağlılık.”
O gece üçü, Murat’ın Elif’i odun keserken gördüğü günden bu yana geçen altı yılı düşündü. “Bazen mektubu gönderseydim nasıl olurdu, merak ederim,” dedi Elif. Ayşe: “Göndermediğin için pişman mısın?” “Hayır. Gönderseydim, Murat yanlış sebeple dönebilirdi.” Ayşe Murat’a döndü: “Pişman mısın?” Murat uzun düşündü: “Elif’i incittiğim için pişmanım; sana baştan daha dürüst olmadığım için pişmanım. Ama bulunduğumuz yerden pişman değilim. Çünkü Ahmet’i bilmediğim bir şekilde seviyorum; evliliğimiz hayal ettiğimden daha güçlü ve gerçek; Elif, sadece oğlumun annesi değil, bir arkadaş ve aile.”
“Seninle tanışmamızın uzun sürmesi tek pişmanlığım,” dedi Ayşe. “Bana cömertliği, bir çocuğun ihtiyaçlarını gururumun üstüne koymayı ve gerçek gücü öğrettin.” “Birbirimizi birlikte yetiştirdik,” dedi Elif. “Geleneksel olmayan bir aile olmayı öğrendik.” Murat: “Ahmet büyüyor; ergenlik, flört, üniversite… Ahmet, 16 yaşında kız arkadaşına üç ebeveyni olduğunu açıklamaya çalışacak.” Ayşe güldü. Elif şaka yaptı: “O kadar alışmış olacak ki, diğer aileleri tuhaf bulacak.”
Ahmet kapıda gözlerini ovuşturdu: “Ailemiz hakkında mı konuşuyorsunuz?” “Nasıl bildin?” “Ailemiz hakkında konuşurken hem ciddi hem mutlu oluyorsunuz.” Üçü güldü. “Mutlu musun?” diye sordu Elif. “Dünyanın en iyi ailesine sahibim,” dedi tereddütsüz. “Herkesin beni sevdiği kadar çok seven üç kişisi olmalı.” O anda, üç yetişkin olağanüstü bir şey başardıklarını fark etti: Karmaşık bir durumdan işlevsel bir aile yaratmış ve Ahmet’e sevgi ile bağlılığın sosyal geleneklerden daha önemli olduğunu öğretmişlerdi.
Yıllar, bir çocuk yetiştirmenin normal zorluklarını getirdi; sağlam temel her fırtınaya dayandı. Ahmet ilkokulu sosyal açıdan da örnek bir öğrenci olarak geçti; ilişkileri yönetme, çatışmaları olgun çözme becerisi öğretmenleri etkiledi. On yaşında Elif, İzmir’de pediatri ihtisasına davet edildi; iki yıl uzak anlamına geliyordu. “Kabul edemem; Ahmet’i bırakamam.” Ayşe: “Kabul etmelisin; bu fırsat.” Murat: “Ailemiz için çok fedakârlık yaptın; şimdi hayallerinin peşinden git.” Ahmet, “Elif anne gitmeli; daha iyi doktor olacak, birçok çocuğa yardım edecek,” dedi. “Beni özlemeyecek misin?” “Özlerim; ama baba ve Ayşe anne iyi bakar; sen geri dönersin.”
Elif üç ay sonra İzmir’e gitti. İlk aylar zor oldu; özellikle Ahmet için. Ancak günlük telefonlar, hafta sonu ziyaretleri bağı güçlü tuttu. Bu dönemde Ayşe ve Murat, düşündüklerinden daha yetenekli ebeveyn olduklarını keşfetti: ödev yardımı, zorbalık konuşmaları… Ahmet’i tek başına yetiştirmenin sorumluluğunu karşıladılar. “Fark ettin mi?” dedi Ayşe bir gece; “Onun için gerçek ebeveyn olduk.”
Elif’in ihtisası başarılı geçti; iki yıl sonra bölge hastanesinden çocuk uzmanı olarak döndü. Ahmet havaalanında “Hoş geldin, doktor Elif,” dedi gururla. “Teşekkürler, doktor Ahmet,” diye şakalaştı Elif. “Bu iki yılda büyümüşsün…”
“Bazı önemli şeyleri kaçırdın,” dedi Ayşe sonra; “İlk diş, ilk gösteri, ilk romantik ilgi.” Elif, Ayşe’nin düzenlediği yüzlerce fotoğrafı incelerken: “Telefon görüşmelerinde her detayı anlattınız; gerçekten önemli hiçbir şeyi kaçırmadım.” “Kıskanıyor musun?” “Başta biraz… sonra fark ettim ki Ahmet’i ne kadar çok kişi severse o kadar iyi. Siz onun sevgisini benden almadınız; daha fazla sevgi eklediniz.”
Elif’in dönüşü yeni dinamik getirdi. Artık 12 yaşındaki Ahmet, çoğunlukla Ayşe ve Murat’la zaman paylaşmaya alışmıştı; ama Elif’i günlük rutine hızla dâhil etti. Ergenliğe girince otoriteyi daha iddialı sorgulamaya başladı: “Neden üç kişiye itaat etmeliyim?” Ayşe sabırla: “Üç farklı otorite değiliz; birleşik otoriteyiz. Seninle konuşmadan önce tartışıp fikir birliğine varırız.” “Ya sadece birinizle yaşamak istersem?” Ayşe dürüst: “Yasal olarak tercih belirtebilirsin; ama duygusal olarak diğer ikimizin kalbini kırar.” Ahmet durdu: “Kimsenin kalbini kırmak istemem. Bazen üç kişiyi memnun etmek zor gibi.” Murat oğlunun yanında oturdu: “Sence biz üçümüz farklı şeyler mi istiyoruz?” “Hayır.” “O zaman üç farklı kişiyi değil, aynı şeyi isteyen üç kişiyi memnun ediyorsun: Mutlu, sağlıklı olman ve iyi bir adam olman.” “Öyle söyleyince kolay,” dedi Ahmet. Elif ekledi: “Bir gün düzeni değiştirmek istersen konuşuruz; bu aile dürüstlük ve esneklik üzerine kuruldu.”
On beşinci yaş gününde Ahmet, ailesinin ona aşıladığı değerleri yansıtan bir parti yerine hastanedeki ihtiyaç sahibi çocuklar için bağış etkinliği düzenledi: “Diğer çocukların benim sahip olduklarımdan biraz sahip olmasını istiyorum.” Etkinlik büyük başarıydı. “Seninle gurur duyuyorum,” dedi Elif. Ayşe ekledi: “Olmasını umduğumuz insan oldun.” “Sizin sayenizde,” dedi Ahmet; “Ailenin birbirine bakmak olduğunu, sevginin bazen fedakârlık gerektirdiğini öğrendim.” Murat merakla: “İlişkiler hakkında ne öğrendin?” “İlişkiler, insanlar dürüst olduğunda, sorunlardan kaçmak yerine konuştuğunda ve gurur yerine diğerinin iyiliğini öne koyduğunda işler.” “Bunu nereden öğrendin?” “Sizi izleyerek. Üçünüz bunu herkes için cehenneme çevirebilirdiniz—ama büyümeyi ve işlevsellik seçtiniz.”
Üniversite seçimi zamanı, iyi bir yerel tıp fakültesiyle Ankara’daki en iyilerden bir arasında kaldı. “Ankara’ya gitmek istiyorum; en iyi akademik fırsat. Ama sizden uzak.” “Eve döndüğünde biz burada olacağız,” dedi Elif. Murat: “Ailenin amacı, çocuklarını kendi kanatlarıyla uçacak kadar güçlü yetiştirmektir. Gitmene izin vermesek ebeveyn olarak başarısız oluruz.” Ayşe gülümsedi: “Geçici ayrılıklarda tecrübemiz var.” Karar verildi; Ahmet Ankara’ya gitti. Vedalaşmalar duygusaldı; gurur ve beklentiyle doluydu.
Ahmet tatillerde eve geldi; sık sık arkadaşlarını alışılmadık ailesiyle tanıştırdı. Arkadaşları başta şaşırır, sonra sevgi dolu işlevsel bir aile olduklarını anlardı. “Dostum, şanslısın,” dedi bir arkadaşı; “Koşulsuz destek veren üç kişi—çoğumuz iki taneye güçlükle sahibiz.”
Tıp dördüncü sınıfta Ahmet, Zeynep Nur’la tanıştığını açıkladı—geleneksel olmayan bir aileden gelen sınıf arkadaşı. İlk ev ziyareti doğaldı; verandada “Burada çok özel bir şey yaratmışsınız,” dedi Zeynep Nur. Elif: “Taahhüt ve esneklik öğrendik.” Ayşe: “Ahmet olağanüstü bir adam oldu ve biz gerçek bir aile.”
Mezuniyette, Ahmet sınıf adına konuştu; aile bölümünde üç yetişkini gözyaşına boğan sözler söyledi: “Aile DNA veya belgelerle tanımlanmaz; zor zamanlarda yanınızda kalmayı seçen, başarılarınızı kendi başarıları gibi kutlayan ve sizi yalnızca olduğunuz kişi için değil, olabileceğiniz kişi için seven insanlarla tanımlanır.”
Ahmet ihtisasını Elif’in uzmanlaştığı hastanede çocuk sağlığı üzerine yapmaya karar verdi; kariyerini geliştirirken ailesine yakın kaldı. “Burada kalmayı bizim için seçmediğine emin misin?” diye sordu Murat. “Burada kalıyorum çünkü burası evim; fark yaratabileceğim yerde kariyer istiyorum. Ve çocuklarımın büyükanne-büyükbabalarını tanıyarak büyümesini istiyorum.”
“Zeynep Nur ve sen?” diye sordu Ayşe. “İhtisas sonunda evleneceğiz; düğünü birlikte organize edelim.” Düğün yerel kilisede, resepsiyon Murat’ın genişlettiği çiftlikte oldu. Ahmet, üç yetişkinin onu birlikte sunağa kadar eşlik etmesini istedi—hayatın yeni evresine ailece teslim edilişin simgesi. Rahip: “Bu yalnızca bir evlilik değil; sevgi ve bağlılığın, alışılmadık başlangıçlara rağmen güçlü aileler yaratabileceğinin kutlaması.”
İki yıl sonra Ahmet ve Zeynep Nur, ilk çocuklarını beklediklerini açıkladı. “Çocuklarınıza babanın tarafında üç büyükanne-büyükbaba olduğunu nasıl açıklayacaksınız?” diye sordu Elif. “Siz bana üç ebeveynimi nasıl anlattıysanız—dürüstlük, sevgi ve normalleştirerek,” dedi Ahmet. Ayşe, Zeynep Nur’a: “Rahat mısınız?” “Rahat değil, heyecanlıyım,” dedi Zeynep Nur. “Çocuklarım inanılmaz bir destek ağına sahip olacak. Kaç çocuk refahına adanmış altı kişi diyebilir?” “Altı mı?” Murat şaşırdı. “Siz üçünüz, biz ikimiz ve büyükannem.”
Emre doğduğunda, ilk fotoğraflarda hayatının parçası olmaktan duygulanan altı gülümseyen yetişkin vardı. Ahmet, yeni doğan oğluna fısıldadı: “Ailemize hoş geldin, Emre. Aileler karmaşık olabilir; sevgi temelinde kurulduğunda yıkılmaz.” İki yıl sonra Emre konuşmaya başladı; bakıcıları için doğal isimler geliştirdi: “Murat dede”, “Ayşe nine”, “Elif nine”, Zeynep Nur’un büyükannesi “büyükanne”.
Emre’nin ikinci yaş gününde, yetişkinler birlikte yaşadıkları olağanüstü yolu düşündü. “Emre de ‘ailenin normal olmaması’ sorularını sorar mı?” Ayşe. “Muhtemelen,” dedi Elif. “Ama artık cevaplamada tecrübeliyiz; Ahmet’in mutlu büyüdüğü örneği var. Ayrıca,” dedi Murat, “Dünya son yirmi yılda çok değişti; geleneksel olmayan aileler daha çok kabul görüyor.” Ahmet verandaya katıldı: “Görülmese bile başarırız; aileler işleri yürütür.”
Zeynep Nur uykulu Emre’yi kucağında getirdi: “Sizinle ilgili en etkileyici şey: bir trajediyi güzelliğe dönüştürdünüz; ilişkileri yok edebilecek bir durumu alıp herkes için güçlendiren bir şey yarattınız.” Elif: “Kolay olmadı; işe yaramayacağını düşündüğümüz anlar oldu.” Ahmet: “Ama asla vazgeçmediniz; zor olduğunda bile, insanlar konuştuğunda bile doğru olanı seçtiniz.”
“Doğru olan neydi?” diye sordu uykulu Emre. Ahmet gülümsedi: “Doğru olan, gururun üstünde sevgiyi, rahatlığın üstünde sorumluluğu ve bireysel isteklerin üstünde herkesin iyiliğini koymaktı.” “Karmaşık.” “Büyüdüğünde anlayacaksın.”
Ayşe, Murat’ın kollarında: “Bazen Tanrı’nın tuhaf planları olduğunu düşünüyorum. Her şey normal gelişseydi Murat ve Elif evlenirdi; ben başka biriyle… Ahmet yalnızca iki ebeveynle büyürdü.” Elif: “Kötü olmazdı; ama bu olmazdı.” Ayşe, elini toplanan gruba uzattı: “Birlikte kurduğumuz bu olağanüstü aile olmazdı.” Murat: “Koşullar, normalde hiç büyümeyeceğimiz şekillerde büyümeye zorladı. Ahmet, sorunların çatışma değil, iletişim ve uzlaşmayla çözülebileceğini görerek büyüdü.” Elif: “Şimdi Emre ve Seda da aynı örnekle büyüyecek.” Zeynep Nur: “Biyolojiden çok seçimle ilgili olduğunu anlayan bir nesil.”
Ahmet, uyuyan oğluna ve hayatını şekillendiren beş yetişkine baktı: “Bu hikâyenin en iyi yanı?” “Ne?” “Henüz bitmemesi. Emre büyüyecek; belki Seda ve kuzenleri, belki bizim başka çocuklarımız… Aile büyümeye ve gelişmeye devam edecek.” “Emre tüm hikâyeyi anlayacak yaşa geldiğinde?” Ayşe. “Gerçeği anlatacağız,” dedi Ahmet tereddütsüz. “Ailesinin, üç yetişkinin doğru olanı yapmanın sosyal kurallara uymaktan daha önemli olduğuna karar verdiği anda başladığını.” Elif gülümsedi: “Ve en iyi aileler, sevgi ve bağışlama yoluyla kurmayı seçtiklerimizdir.”
Gece çiftliğe çökerken, Emre annesinin kollarında huzurla uyumayı sürdürdü. Verandada altı yetişkin, yirmi bir yıl önce yeni eşiyle at sürerken eski nişanlısını tek başına odun keserken gören bir adamla başlayan—aşk, fedakârlık ve büyüme hikâyesi—ile bir arada kaldı. Acı, karmaşa ve zor kararlarla başlayan bu yol, insanlar başkalarının refahını kendi benliklerinin üzerine koymaya istekli olduğunda gerçek aşkın her engeli aşabileceğine dair tüm topluma örnek olan bir aileye dönüştü. Kütahya’nın gökyüzünde yıldızlar belirirken, Emre—gerçek aşkın sahiplenmek veya “özel” olmakla değil; bağlılık, karşılıklı büyüme ve en zor olsa bile doğru olanı yapma cesaretiyle ilgili olduğunu öğrenmiş bir ailenin kollarında—güvende uyuyordu.
Hikâyenin sonu. Şimdi bu hikâye hakkındaki düşüncelerinizi ve bizi nereden izlediğinizi paylaşın. Sizce bu üç kişi doğru seçimler yaptı mı? Samimi yorumlarınızı okumaktan mutluluk duyarız. Bize eşlik ettiğiniz için teşekkürler—beğenmeyi ve daha da önemlisi, diğer heyecan verici hikâyeleri kaçırmamak için kanala abone olmayı unutmayın.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





