Yeryüzünün İki Kurdu: Ankara’dan Semerkant’a Uzanan Sır ve Birlik Rüyası
Ben, Gazi Turhan Paşa. Adıma, Anadolu’nun uç beylerinden birinin oğlu olarak, kılıcımı ve ömrümü Devlet-i Aliyye’ye adayan bir sipahi gazisiydim. Ancak kılıcımın en keskin olduğu zamanlar, düşmana değil, birliğe hizmet ettiği zamanlardı.
yüzyılın başlarıydı. Rum diyarına ve Batı’ya malik olan Yıldırım Bayezid Han, korkusuz, cevval ve durdurulamayan bir sultandı. Bitmek bilmeyen seferleri, onun ruhunun bir yansımasıydı; asla dinlenmez, ölümü hiçe sayarak savaş meydanında en önde dururdu.
Aynı dönemde, Asya bozkırlarında, dişlerinden kan süzülen bir bozkurt gibi, Emir Timur Han hükmediyordu. O, dâhi bir savaşçı, asla yenilgiyi tatmamış, Moskova’dan Hindistan’a uzanan dev bir coğrafyayı hayal eden bir liderdi.
Tüm dünya, bu iki kudretli Türk Hükümdarının çarpışmasını bekliyordu. Birbirlerinin karşısında durabilecek tek güçtüler. Anadolu beylikleri, Memlükler ve Hristiyan devletler, birinin diğerini yok etmesi için dua ediyorlardı.
Biz, Yıldırım’ın askerleri, Doğu’dan gelen bu tehdidin farkındaydık. Koca bir cihanın kaderi, Çubuk Ovası’nda yazılmak üzereydi. Benim kalbimde ise bir neferin hissettiği o derin vazife bilinci vardı: Nerede duracağımızı, hangi bayrak altında çarpışacağımızı bilme zorunluluğu.
Dönüm Noktası: Dostane Bir Mektubun Sırrı
Hünkarımız, Konstantiniyye’yi kuşattığı sırada, Doğu’dan gelen isyanlar ve Timur’dan kaçan iki hainin (Kara Yusuf ve Ahmet Celayir) topraklarımıza sığınması, Bayezid’i kuşatmayı kaldırmaya zorladı.
Anadolu’da isyanları bastırmak için ilerlerken, Erzincan Beyi’nin Timur’a bağlılık bildirmesi, iki devleti karşı karşıya getirecek son damlaydı.
İşte tam bu gerilimin en zirvede olduğu anda, Hünkâr’a bir mektup ulaştı. Sahipkıran Emir Timur, kurmaylarının elçi gönderme fikrine karşı çıkmış, bizzat mektup yazmayı tercih etmişti.
Elçilik, bir hakaret olurdu. Timur, Yıldırım Bayezid’i kendine eşdeğer bir kardeş olarak görüyordu.
Mektubu okuyan Hünkâr’ın yüzündeki ifadeyi unutamam. Hayatında çok az şey O’nu şaşırtabilirdi. Mektup, saygılı, dostane bir tondaydı.
Timur, Hünkâr’ı Allah yolunda cihad eden kardeşi olarak selamlıyor, Batı’daki mücadelesini takdir ediyordu. Tek talebi, kaçak iki hainin topraklarımızdan çıkarılmasıydı. Ardından, bize ihanet edenleri cezalandırmada yardım etmeyi teklif ediyordu.
Divan karıştı. Bazı vezirler, Timur’un isteğinin kabulünün onun büyüklüğünü kabul etmek anlamına geleceğini düşündü. Sert bir cevap istiyorlardı.
Ama Hünkârımız, gururu ile devletin bekası arasında bir anlık sessiz bir savaş verdi.
Yıldırım Bayezid, o an, sadece iki liderin değil, iki büyük Türk gücünün birleşmesinin getireceği kudreti gördü. Yenilgisi olmayan bu iki kurt birleşirse, karşılarında kimse duramazdı.
Karar verildi: Kara Yusuf ve Ahmet Celayir, topraklarımızdan def edildi. Hünkârımız, Emir Timur’a dostane bir cevap gönderdi:
“Cihan Sultanı Timur-i Köregen Hazretleri, sizin de Allah yolunda cihad ediyor olmanız bizi pek mutlu etmiştir. Ailelere başkaldıranlara tavrımız bellidir… Gönül, Ankara’da bir kurultay düzenleyelim. Devletimizin ikbali için kardeşliğimizi pekiştirelim.”
Üçüncü Kısım: Çubuk Ovası’nda Kurulan Toy (Kurultay)
Hediyelerle dönen elçi, Emir Timur’a bu dostane mektubu ulaştırdı. Sahipkıran, Erzincan Emiri’ne Osmanlı hükümlerini kabul etmesini emretti ve kendisi de Ankara’ya doğru yola çıktı.
1400 yılının sonbaharında, Çubuk Ovası’nda, iki büyük Türk Hükümdarı bir araya geldi. Ben, Turhan Paşa, o anları gözlerimle gördüm.
Osmanlı’nın Yeniçerileri ve Sipahileri, Timur’un sert yüzlü Tatarları ile omuz omuzaydı. Birbirine meydan okumaya hazırlanan iki ordu, şimdi yan yana duruyordu.
Bu toyda (kurultayda) tarihi kararlar alındı:
Anadolu’daki birlik sağlanacak.
Alınan topraklar Osmanlı ve Timur arasında bölüşülecek.
Osmanlı’nın desteklediği Timur ordusu Şam’a ilerleyerek Memlük tehlikesini bertaraf edecek.
En önemlisi: Ortak düzenli bir ordu kurulacak.
Bu anlaşma, Yıldırım Bayezid’in Batı seferlerinde, Timur’un da Doğu seferlerinde sırtını güvence altına alması anlamına geliyordu. Birlik, nihayet sağlanmıştı.
Dördüncü Kısım: Fetihlerin Görkemi ve Semerkant’tan Gelen Hediye
Alınan kararlar hızla faaliyete geçirildi. Kısa sürede Anadolu’da tam bir birlik sağlandı.
Ardından İzmir’de hüküm süren Rodos Şövalyeleri iki hafta içinde yenilerek İzmir yeniden fethedildi ve Türkleştirildi.
Birkaç ay sonra, Osmanlı’nın desteklediği Timur kuvvetleri, Memlükleri yenerek Şam’a dek ilerledi, Orta Doğu topraklarında adaleti tesis etti.
Ortak seferlerin ardından Emir Timur, Semerkant’a dönüp büyük Çin seferine hazırlanacaktı. Yıldırım Bayezid ise Edirne’ye giderek Konstantiniyye’yi bir kez daha kuşatacaktı.
Memlük seferinde aldığı desteği unutmayan Emir Timur, Bizans’ın fethi için Osmanlı ordularına paha biçilmez bir hediye gönderdi: Hindistan’dan getirdiği bir fil birliği ve devasa kuşatma silahlarından oluşan bir fetih birliği!
Ayrıca, en güçlü komutanlarından birini, tecrübeli Togay Bey’i de Yıldırım Bayezid’in hizmetine emanet etti. Bu, sadece bir destek değil, güvenin ve kardeşliğin en büyük göstergesiydi.
Timur destekli Osmanlı ordusu, büyük bir kuvvetle Konstantiniyye’yi kuşattı. Anadolu’da artık bir tehdit yoktu. Ordu, fillerle ve güçlü kuşatma silahlarıyla güçlendirilmişti.
Ancak surlar çok kalındı, Haliç’teki devasa zincir aşılamıyordu. Görünüyordu ki, bu fetih, henüz nesibimiz değildi. Kader, bunu ‘Fatih’ unvanı verilecek dâhi bir Osmanlı evladına saklamıştı.
Hünkârımız, Bizans Kralı’nı ağır şartlarla barışa zorladı: Şehirde bir Türk mahallesi kurulması, bir cami inşa edilmesi ve yıllık verginin artırılması karşılığında kuşatma kaldırıldı.
Beşinci Kısım: İki Bozkurdun Son Savaşı ve Vasiyet
Bu süre zarfında, Sahipkıran Emir Timur, büyük Çin seferi için kaynak toplamak amacıyla Hindistan üzerine bir sefer daha düzenledi ve büyük bir zaferle döndü.
Ancak tam bu sırada, Batı’dan gelen haberler ürkütücüydü: Haçlılar birleşmiş, Osmanlı’ya saldırmak üzere devasa bir ordu topluyordu.
Haberi alan Emir Timur, tereddüt etmedi. Oğlu Muhammed Sultan Bahadır’ı ordunun başına bırakarak, şahsi ordusuyla Yıldırım Bayezid’e destek olmak amacıyla yola koyuldu.
İki bozkır kurdu, tarihin gördüğü en büyük meydan muharebelerinden birinde, Belgrad önlerinde Haçlılar ile omuz omuza çarpıştı.
Türkmenler, Tatarlar, Yeniçeriler ve fil birliklerinden oluşan devasa orduyu, Sahipkıran ve Yıldırım birlikte komuta ediyordu.
Muharebe, ikindi vakti varmadan mutlak bir Türk zaferiyle sonuçlandı. Avrupa’nın tüm prenslikleri ve şehir devletleri diz çöktü.
Belgrad Kalesi bir ay içinde fethedildi. Ardından Avrupa’ya düzenlenen bu büyük Türk seferi sonunda, papaya ağır şartlar içeren bir barış antlaşması sunuldu. Kabul edilmemesi halinde Türk ordularının İtalya’ya ilerleyeceği bildirildi.
Avrupa’dan dönülürken, yaşlı ve muzaffer kurt Emir Timur hastalandı. Vadesinin dolduğunu anlayan Sahipkıran, Yıldırım Bayezid’e bir vasiyet bıraktı:
“Ey savaş meydanında rüzgâr gibi esen, küffarın tepesine yıldırım gibi düşen bileği bükülmez karındaşım Bayezid. Seninle karşı karşıya değil, omuz omuza çarpıştığım için pek mutluyum. Haçlılar uzun süre seni rahatsız edemeyecektir.”
“Sana vasiyetimdir: Semerkant’a dek sağ çıkamazsam, soyum Halil Sultan’la omuz omuza cenk et. Onunla birlikte atalarımızın toprağını ele geçiren Çin’i fethedip Müslümanlaştırmalısın.”
Vasiyetinin ardından Semerkant’a doğru yola çıkan Sahipkıran, ne yazık ki yurduna varamadan hayatını kaybetti.
Yıldırım Bayezid ise, aldığı vergilerle hazinesini ve ordusunu güçlendirerek, büyük Çin seferi için oğlu Çelebi Mehmed’i büyük bir orduyla Semerkant’a gönderdi.
Sonuç ve Yansıma
1400 yılında Ankara’da Çubuk Ovası’nda temelleri atılan bu dostluk, bileği bükülmez bir Türk Birliği’nin, bir Turan Birliği’nin kurulmasına vesile olmuştu.
İki büyük hükümdar, gururu bir kenara bırakıp kaderlerini ve vazifelerini birleştirdiklerinde, fethedilecek koskoca bir cihan vardı. Aramıza bir nifak tohumu ekilmediği sürece, Türk’ün sancağı, gökyüzünün altında daima en yüksekte kalacaktı.
Bu, tarihte yaşanmayan bir rüyaydı. Ama biz, Turhan Paşa’nın hatıratını okurken, şunu anlarız: Bir millet, kendi içinde ayrışmayı bırakıp, karşılıklı saygı ve anlayışı benimsediğinde; büyüklük, kudret ve refah kaçınılmaz bir sondur.
On derviş bir kelime sığdığı gibi, iki büyük hükümdar da bu koca cihana sığabilirdi. Tek gereken, karşılıklı sadakat, anlayış ve Birlik ruhuydu. Bu ruhu yaşatmak, bizim bugünkü vazifemizdir.
News
Sarayın Gizli Gülleri: Kapalı Kapılar Ardında Saklı Kalan Harem Güzellik Sırları
Sarayın Gizli Gülleri: Kapalı Kapılar Ardında Saklı Kalan Harem Güzellik Sırları İstanbul’un yedi tepesi üzerinde yükselen görkemli Saray-ı Hümâyun, daima…
Gazi Osman Paşa’nın Efsanesi: Plevne’de Dört Ay Süren Unutulmaz Direnişin Gizemi!
Gazi Osman Paşa’nın Efsanesi: Plevne’de Dört Ay Süren Unutulmaz Direnişin Gizemi! 1877 baharı, Balkanların üzerinde asılı duran kara bir bulut…
Gönül Kafesinin Ardındaki Sır: Bir Osmanlı Hanımının Sessiz İsyanı ve İki Perşembe Gecesi
Gönül Kafesinin Ardındaki Sır: Bir Osmanlı Hanımının Sessiz İsyanı ve İki Perşembe Gecesi İstanbul’un o meşhur, lakin çilekeş kadınlarının kaderi,…
Haremden Çarşıya: Osmanlı Kadınlarının Gönül Kıskacı ve Sarayın Gizli Gücü
Haremden Çarşıya: Osmanlı Kadınlarının Gönül Kıskacı ve Sarayın Gizli Gücü İstanbul’da, Topkapı Sarayı’nın yüksek duvarlarının gölgesinde, her biri bir coğrafyadan…
Bursa’nın Fethinden Rumeli’ye Uzanan Kader: Orhan Gazi’nin Sessizce Kurduğu Devlet
Bursa’nın Fethinden Rumeli’ye Uzanan Kader: Orhan Gazi’nin Sessizce Kurduğu Devlet Yıl 1326. Bursa’nın eteklerinde, rüzgârın sesi bile ağırdı. Babası, cihan…
Bir Rüya, Bir Çınar, Bir Cihan Devleti: Osman Gazi’nin Belini Kuşandığı Kılıcın Sırrı
Bir Rüya, Bir Çınar, Bir Cihan Devleti: Osman Gazi’nin Belini Kuşandığı Kılıcın Sırrı Osmanlı İmparatorluğu’nun kökleri, bir cihan fethinden…
End of content
No more pages to load





