Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini

Floransa’nın görkemli Palazzo Medici-Riccardi Sarayı, 13 Nisan 1519 sabahı, her zamanki gibi parıltılı, ama huzursuzdu. Düşes Caterina de’ Medici, Urbino Dükü Lorenzo’nun tek evladı olarak dünyaya gözlerini açtığında, saray geleneğine aykırı bir sevinç yaşandı. Zira, o dönemin Avrupa Sarayları’nda, kız çocuklarının doğumu bir erkek varisin gelişi gibi kutlanmazdı. Ama anne ve baba, sanki bir erkek evlatları olmuşçasına mutluydular.

Bu mutluluk, maalesef ki bir bahar rüzgârı kadar kısa sürdü.

Caterina, bu şaşaalı mirasın tek vârisiydi. Anne tarafından Fransız Kralı’nın kuzeni, baba tarafından Medici Hanedanı’nın görkemli bir düşesiydi. Ancak kader, ona zenginlikten önce acıyı tattırdı.

Doğumdan sadece iki hafta sonra, 28 Nisan’da annesi, lohusalık ateşinden vefat etti. Babası Lorenzo ise bu büyük yitimden kısa süre sonra, 4 Mayıs’ta hayatını kaybetti.

Minicik Caterina, kundaktaki bir bebekken, daha ebeveynlerinin yüzünü bile tam seçemeden, öksüz ve yetim kalmıştı. Geriye kalan tek dayanağı, Papa olan amcası Giulio de’ Medici (VII. Clemens) idi. Amcası, bu bahtsız kıza sahip çıktı. Ama bu bahtsızlık, sanki anne ve babasından kalıtımsal bir miras gibi, bu küçük kızın peşini hiç bırakmayacaktı.


Yetimliğin Zorlu Yolları ve Dört Duvar Arasında Huzur

Caterina, büyük amcasının gözetiminde, biraz sorunlu ama korunaklı bir bebeklik geçirdi. Henüz üç yaşlarındayken, 1521 senesinde, bu destekçisi amcası da hayatını kaybetti. Kader, bu küçük düşese, sürekli yitirmeyi öğretiyordu.

Bu kez, teyzesi Clarice de’ Medici tarafından büyütüldü. Fakat Medici ailesinin gücü ve konumu, Floransa’daki siyasi çalkantıların ortasındaydı. Sadece birkaç sene içerisinde yeniden öksüz kalan Caterina, Floransa ve Roma’daki rahibelerin himayesine verildi. Manastırların o sessiz, disiplinli atmosferinde yüksek bir eğitim aldı. Düşes olmasına rağmen, gösterişli hayattan uzaklaştıkça, ruhu sükûnete kavuşuyordu. Tarihçiler, onun bu manastırlarda geçirdiği yılları, hayatının en mutlu yılları olarak tanımlamışlardır. Belki de ilk defa, hiçbir şeyin kaybedilmeyeceği bir sığınak bulmuştu. Sanat ve felsefe eğitimi, onun iç dünyasını zenginleştirdi.


Manastır Duvarlarında Esaret ve İnfaz Çağrıları

Ancak, Floransa’daki siyasi rüzgârlar şiddetini artırdı. 1527 yılında, mevcut yönetime karşı çıkan bir grup, şehri ele geçirdi ve amcası Kardinal Silvio’yu devirdi. Sarayda bulunan küçük Caterina da bu ayaklanmanın ortasında rehin alındı. Onu manastırlardan alıp, siyasi bir koz olarak kullanmak üzere başka bir manastıra yerleştirdiler.

Bahtsızlık bir kez daha, bu kez daha acımasız bir surette karşısına çıkacaktı.

Ekim 1529’da, Roma İmparatoru Şarl’ın birlikleri Floransa’yı kuşattı. Şehirde açlık, korku ve umutsuzluk hüküm sürüyordu. Kuşatma uzarken, rejime karşı çıkan bazı aristokratlar, manastırda rehin tutulan soylularla birlikte Caterina’nın da öldürülmesini istediler. Fikirler dehşet vericiydi: Çıplak olarak teşhir edilmesi ve şehrin duvarlarına zincirlenmesi çağrısında bulundular. Hatta bazıları, bu küçük kızın, arzularını karşılamak üzere askerlere teslim edilmesini bile önerdi.

On yaşındaki bir kız çocuğu için, bu ne büyük bir zillet, ne büyük bir haysiyet sınavıydı! O sessiz manastır duvarlarının ardında, küçücük bedeniyle koca bir şehrin siyasi kinine karşı duruyordu. Kaderine tevekkül etmekten başka çaresi yoktu.


Nihayet Bir Nefes ve Evlilik Pazarlığı

Çok şükür ki, bu dehşet planları gerçekleşmedi. Şehir nihayet 12 Ağustos 1530’da teslim oldu. Yeni yönetim, Caterina’yı ve manastırdaki diğer soyluları Roma’ya, amcası Papa VII. Clemens’in yanına çağırdı. Tüm bu yaşananlardan sonra, 11 yaşındaki Caterina nihayet derin bir nefes aldı.

Venedik elçisi, Roma’da yaptığı bir ziyarette, Düşes’i şöyle tanımlamıştı: “Pek de hassas yüz hatları olmayan, ancak Medici ailesine özgü çıkıntılı gözlere sahip bir düşes.” Bu ifade, onun dış görünüşünden ziyade, taşıdığı soyun gücünü vurguluyordu.

Ergenliğinin başlarında, o yılların geleneği olduğu üzere, Caterina’nın evlendirilmesine karar verildi. Bu karar, Floransa’nın siyasi istikrarını sağlama amacını taşıyan bir manevraydı. Fransa Kralı I. François’in ikinci oğlu olan Henri de dâhil olmak üzere, pek çok talip, düşes ve onun yüklü miktardaki çeyizi için sıraya girmişti. Medici ailesi, Avrupa’nın en güçlü hanedanlarından biriyle bağ kurarak, konumunu sağlamlaştırmayı hedefliyordu.


Fransa Sarayı’nda Yalnız Bir Kraliçe Adayı

14 yaşında, çocuk denilecek bir yaşta, Prens Henri ile evlenerek Fransız kraliyetine gelin gitti. Bu evlilik, küçük kızın kaderini, Floransa’nın manastırlarından, ihtişamlı ama soğuk Fransız Sarayı’na taşıdı.

Ancak Saray’ın atmosferi, manastırın sükûnetinden çok farklıydı. Evliliğinin ilk yıllarından itibaren, kocası Henri’nin kendisinden yaşça büyük ve güçlü metresi Diane de Poitiers ile acımasız bir iktidar mücadelesine girmek zorunda kaldı. Bu rekabet, tam yirmi beş yıl sürecekti ve Caterina, bu gölgenin etkisini evliliğinin her anında hissetti.

Kader, ona kraliçelik tacını vermişti ama annelik nimetini geciktiriyordu. Mutlak rejimlerde bir kadının en temel görevi, tahta varis vermektir. Uzun yıllar çocuk doğuramaması, kraliçeyi sarayda çok zor duruma soktu. Düşes’in o onurlu ruhu, sarayın fısıltıları karşısında sessiz bir mücadele veriyordu.


Çaresizlikten Zafere: Anneliğin Sınavı

Caterina, hamile kalabilmek için, o dönemin çaresizliğine ve hurafelerine sığınmak zorunda kaldı. Söylenen her şeyi denedi. İddialara göre, içtiği suya inek gübresi koymak ve hatta katı idrarı içmek gibi, onurunu derinden yaralayan “tedavileri” bile denedi. Bu, bir kraliçenin tahtını korumak için girdiği içler acısı bir sınavdı. O, bu zorlukları sadece taht için değil, bir anne olabilmek ve haysiyetini geri kazanmak için de yaşıyordu.

Nihayet, evliliğinin onuncu yılında, 19 Ocak 1544’te, beklenen müjde geldi: Fransua adını taşıyan bir erkek çocuk doğurdu. Sarayın üzerindeki baskı bir nebze hafiflemişti. Kraliçe, hızla yeniden hamile kaldı ve 2 Nisan 1545’te kızı Elizabeth’i kucağına aldı.


Üç Kralın Annesi ve İktidarın Asıl Sahibi

Toplamda yedi çocuk doğurarak annelik görevini fazlasıyla yerine getiren Caterina’nın çocukları, taht sıralamasında gündeme geldikçe, o da bir anda güçlü bir politik figür olmaya başladı. Çocuklar, evliliklerini iyileştirmese de, Caterina’nın kraliçe olarak statüsüne saygı duyulmasını sağladı.

Ardından gelen trajik olaylar zinciri, onu iktidarın merkezine taşıdı. Kocası Kral Henri’nin vefat etmesiyle en büyük oğlu Fransua II kral ilan edildi. Ancak Fransua, bir yıl geçmeden hayatını kaybetti. Tahta, henüz on yaşında olan ikinci oğlu IX. Charles oturdu.

Böylelikle Caterina, küçük kralın annesi (Kral Naibi) olarak, hem ülkeyi hem de oğlunu idare etmeye başladı. Yıllarca süren yetimlik, ona sabrı; metresle verdiği mücadele ise ona politik zekâyı öğretmişti. Şimdi, bu bilgeliğiyle, ülkeyi iç savaşın eşiğinde yönetiyordu.


Mezhep Savaşları ve Trajik Kararlar

Caterina’nın idaresi altındaki politik tarih, en çok mezhep savaşlarındaki rolüyle etki etti. Fransa, Protestanlar (Hugenotlar) ve Katolikler arasındaki din savaşlarının kan ve gözyaşıyla yoğrulduğu bir dönemden geçiyordu.

O, bu tartışmaları yatıştırmak için zor bir kararla, kızını bir Protestan liderle evlendirmeye çalıştı. Ancak düğün sırasında yaşanan, tarihe Saint Barthélemy Katliamı olarak geçen dehşet verici olayda, kraliçe çaresizce bir taraf olmak durumunda kaldı. Bu, onun için ne büyük bir vicdan azabı, ne büyük bir fedakârlıktı. Bir anneyi, kendi kızının düğününde, ülkesinin hayatta kalması için acımasızca taraf olmaya zorlayan kaderin tecellisiydi bu.

Yaklaşık on beş yıl sonra, ikinci oğlu IX. Charles’ın 24 yaşında ölmesiyle, sıra üçüncü oğlu III. Henri’ye geçti. Taç el değiştiriyor olsa da, ülkenin idaresinin asıl sahibi olarak, o yetim kalmış, rehin alınmış, ama asla yılmamış kraliçe, yerinde kalmaya devam etti. O, tarihteki tek insanlardan biriydi: Üç farklı krala annelik etme şansına sahip olmuştu.


Sanatın ve Sofranın Mirası

Siyasi zorlukların ve acı anların yanı sıra, Caterina’nın bir diğer büyük katkısı, sanata ve kültüre verdiği destekti. Rönesans’ın doğduğu topraklardan gelen bir Medici olarak, bu akımın Fransa’ya geçmesine öncülük etti. Saraylarının duvarlarını binlerce resim ve heykelle donattı. Fransız sanat mirasının oluşmasını sağladı ve devrimsel düşünsel gelişmelerin altyapısını hazırladı.

Ayrıca, İtalyan aile köklerinden gelen geleneksel tatlıları ve büyük aile yemekleri geleneğini Fransa’ya taşıdı. Mahiyeti altındakilerle zengin sofralar kurdu. Fransız mutfağına çatal, zeytinyağı, tatlılar ve kuru fasulye gibi yenilikleri getiren kişi oydu.

Bugün tüm dünyayı saran éclair tatlısı, Caterina de’ Medici sayesinde Fransız mutfağına kazandırılan lezzetlerden sadece biriydi. Pâte à choux isimli kutsal bir hamurla yapılan bu tatlı, dilimize ve kültürümüze öyle bir girmiştir ki, sanki bize aitmiş gibi durur.


Haysiyetli Bir Vedanın Ardından

Caterina de’ Medici’nin esas başarısı, mezhep savaşlarına rağmen Fransa Krallığı’nı bir arada tutabilmesidir. O, Rönesans’ın Fransa’daki en büyük destekçisi, ülke kültürüne inanılmaz katkılar sunmuş bir kadındır. Bugün ortada bir Fransız Mutfağı varsa, bunda onun zevkine düşkünlüğünün ve İtalyan köklerinin çok büyük bir etkisi vardır.

Devrime ve siyasi çalkantılara rağmen, o, büyük bir onurla anılan ender Fransız soylularından biri olarak tarihe geçmiştir. Fransız halkının kalbindeki saygın konumunu bugün dahi sürdürmektedir.

Caterina’nın hikâyesi, bize şunu gösterir: Soylu bir kanın ve zengin bir mirasın getirdiği her şeye rağmen, bir insan yetim kalabilir, rehin alınabilir ve en büyük acıları yaşayabilir. Ancak görev bilinci, haysiyet ve annelik fedakârlığı ile, o kişi, üç krala annelik edebilir, bir ulusun kültürünü dönüştürebilir ve tarihin akışına yön verebilir.

O yetim gözlerin sükûneti, en sonunda en büyük sarayları yönetmeyi başardı. Kader, ona acıdan sonra iktidarı bahşetti; o da bu iktidarı kültüre ve sanata adadı. Ruhuna Fatiha.