YIKILMAK ÜZERE OLAN BİR EV MİRAS KALDI… AMA İÇERİDE MİLYONLUK BİR SIR BULDU

Karadeniz’in hırçın rüzgârlarına açık, yarı çökmüş bir ahşap evin önünde Mert Yılmaz, avukatın uzattığı anahtarları titreyen parmaklarıyla kavrıyordu. Dedesi Ahmet’in vefatından üç ay sonra nihayet mirası görmeye gelmişti. Avukat, “Fazla bir şey bekleme genç adam,” demişti umutsuz bir sesle. “Dedeniz son yıllarında çok sade yaşardı. Mülk… eh, kendin göreceksin.” Mert, İstanbul’da bir muhasebeciydi; ufak bir dairede kirada, hesaplı bir hayatın içinde. İçten içe, “Belki miras hayatımı değiştirir,” diye hayal etmişti. Oysa karşısındaki manzara kötü bir şaka gibiydi: Yer yer çökmüş veranda, rüzgârda sallanan gevşek tahtalar, yarısı çökmüş çatı. Göğsünde bir sıkışma duydu. Yine de ağır nemden şişmiş kapıyı zorlayıp içeri girdi. Küf kokusu, inleyen döşeme tahtaları, neredeyse bomboş bir ana oda… Tam o anda arka duvarda asılı, sararmış camın ardındaki fotoğraf yüreğine dokundu: Genç bir Ahmet, kucağında bir bebek, ikisi de kameraya gülümsüyordu. “Bu… benim,” diye fısıldadı Mert. Annesi, dedesini hiç tanımadığını söylerdi; ama işte, en azından bir buluşmanın kanıtı karşısındaydı.

Verandada ayak sesleri duyuldu. Kapıda, bastonuna yaslanan beyaz saçlı bir hanım belirdi. “Sen Mert olmalısın,” dedi yumuşak bir gülümsemeyle. “Ben Ayşe. Şu sarı evde oturuyorum. Dedenizin komşusuydum.” Mert, saygıyla eğildi. “Dedemi tanır mıydınız?” Ayşe Hanım içeri bakındı. “Hem de nasıl. Ahmet iyi bir adamdı, ama çok yalnızdı. Saatlerini burada evraklarla, mektuplarla geçirirdi.” Mert’in içi ürperdi. “Mektuplar mı?” “Evet,” dedi Ayşe Hanım. “Çok mektup yazardı, ama hiçbirini göndermezdi.”

Ayşe Hanım’ın gösterdiği küçük çalışma odasının kapısını aralayan Mert, daha iyi korunmuş bir mekân buldu. Büyük bir ahşap masa, tozlu kâğıt yığınları… İlk çekmeceyi açınca sararmış zarflarla dolu bir demet çıktı karşısına. Üzerlerinde isimler vardı; ama ne pul, ne damga. Rastgele bir zarfı aldı: “Sevgili kızım Zeynep Yılmaz’a…” Zeynep, annesiydi. Beş yıl öncesine tarihlenmiş mektupta Ahmet, pişmanlığını, gururunun aileyi nasıl dağıttığını, Mert’i nasıl özlediğini anlatıyordu. Mert’in gözleri buğulandı. Ayşe Hanım yumuşakça sordu: “Önemli bir şey mi buldun?” “Aileyle barışmak istiyormuş,” diye fısıldadı Mert, “ama mektupları hiç göndermemiş.”

Çekmeceleri karıştırırken kız kardeşi Elif’e, hatta kuzenlere yazılmış pişmanlık dolu mektuplar buldu. Orta çekmecede kırmızı mumla mühürlü kalın bir zarf eline geldi: “Vasiyet.” Oysa avukat vasiyeti okumuştu. Mert mühürü kırdı. “Bu benim gerçek vasiyetim,” diyordu Ahmet’in titiz el yazısı. “Resmi belgede temel şeyler var; ev ve arazi Mert’e. Ama 40 yıldır taşıdığım sırlar var.” Sayfalar çevrildi; 1978’de, Mert iki yaşındayken annesiyle şiddetli bir tartışma, gururun yol açtığı ayrılık, yıllar süren çalışma ve “bir gün başım dik döneceğim” hayali… Ve asıl bomba: “Bu evin tavan arasında, babama ait ahşap bir kutuda yatırımlarıma dair tüm belgeler var. Şirket hisseleri, ortaklık payları… Değerleri değişmiş olabilir, ama hatırı sayılır.”

Mert, Ayşe Hanım’a dönerek “Tavan arasına nasıl çıkarım?” diye sordu. Koridordaki eski bir merdivenle dikkatle yukarı çıktı. Delik deşik çatıdan sızan ışık huzmelerinde tozlar dans ediyordu. En arka duvarda, kapağında “Ah. Yılmaz 1945” kazılı ahşap bir kutu buldu. İçinde yıllara göre tasnif edilmiş zarflar ve belgeler vardı: 1982 tarihli “Beyaz Taş Litişti” adlı küçük maden şirketinin hisseleri; bir tarım şirketinde ortaklık; bir süt fabrikası yatırımı; bir kahve kooperatifi payı… Mert’in zihni hesaplarla doldu.

Tam o sırada verandaya bir araba yanaştı. Gelen, Mert’in 25 yaşındaki hemşire kardeşi Elif’ti. Birlikte mektupları okudular; Elif’in gözleri doldu: “Annem hep umursamadığını söylerdi.” Kutudaki hisseleri incelerken “Beyaz Taş Madencilik 1982… Hâlâ var mı?” diye sordu Elif. “Önce bunları eve götürüp düzenleyelim,” dedi Mert. Ayşe Hanım, yardıma hazır olduğunu söyleyerek vedalaştı. Kardeşler, bulduklarını iki büyük kutuya doldurup İstanbul’a döndüler.

Yolda, Elif altı ay önce yazılmış bir mektup buldu: “Sevgili torunlarım Mert ve Elif… Bıraktığım yatırımlar göründüğü gibi değil. Daha büyük bir sır var. Kapadokya’da yaşayan ortağım ve dostum Mustafa Öztürk her şeyi biliyor.” Ertesi gün, eski yatırımlar üzerine uzman muhasebeci Dr. Hakan’a gittiler. “Bazı şirketler yaşıyor,” dedi Hakan. “Beyaz Taş 1989’da kapanmış görünüyor, fakat daha büyük bir maden şirketine devredildiğine dair kayıtlar var. Devralma doğruysa tazminat hakkınız olabilir. Araştırmam gerek.”

Sonuçları beklerken Kapadokya’ya yola çıktılar. Küçük şehirde Mustafa’yı bulmak kolay oldu. Sade bir marangoz atölyesinde, 70’lerinde, beyaz saçlı bir adam onları görünce duygulandı. “Ahmet Yılmaz’ın torunları…” Mert, mektuptan bahsetti. Mustafa, arkadaki odada onları ağırladı. Ahmet’le 1975’te tanışmıştı. “Beyaz Taş’ta çalışıyordum. Ahmet muhasebeciydi. Yalnızlığımızı işimizle bastırıyorduk. Şirket, umut verici bir yatak bulunca Selim Kaya en eski çalışanlara hisse verdi. Ahmet’le alabildiğimiz kadar aldık. 1987’de madenin pembe kuvars rezervleri keşfedildi, üretim patladı.” “Peki neden 1989’da kapandı?” diye sordu Mert. Mustafa hüzünle anlatmaya devam etti: “Selim Kaya hastalandı, çocuklar işi istemedi; her şeyi İstanbul’dan büyük bir maden şirketine sattılar. Ama asıl sır şu…” Dolaptan bir klasör çıkardı. “Satışta kimsenin fark etmediği bir madde vardı: Gelecekteki üretim üzerinden sonsuz telif hakkı. Madenin bu kadar uzun yaşayacağına kimse inanmadı. Ama hâlen üretimde ve biz hiç telif almadık. Ahmet buna hep inandı; savaşacak paramız yoktu.”

Klasörde orijinal sözleşmelerin kopyaları, Ahmet ve Mustafa’nın imzaları, telif maddesini içeren satış belgesi vardı. “Bugün üretim her zamankinden yüksek,” dedi Mustafa. “Kamyonlar haftalardır ara vermiyor.” Mert ve Elif’in gözleri parladı. “Neden hiç dava açmadınız?” “Basit insanlardık,” dedi Mustafa. “Ama siz gençsiniz, avukatlara erişiminiz var. Ahmet hep ‘olursa yarı yarıya’ derdi. Parayı aileyle barışmak için kullanmak istiyordu.”

İstanbul’a döndüklerinde Dr. Hakan aradı: “Araştırdım. Şirketin yeni adı İstanbul Madencilik AŞ. Maden faal ve üretim güçlü. Hukuk uzmanı bir avukatla görüştüm: Orijinal sözleşmeler sürekli telifi belirtiyorsa ve Ahmet’in yasal varisleri olduğunuzu kanıtlarsanız önemli bir tutar talep edebilirsiniz. Tam hesap, şirket defterleri olmadan zor, ama 30 yıllık üretimden söz ediyoruz: Muhafazakâr hesapla altı haneli.”

Planlar yapılırken bir yandan endişe büyüyordu: Üç avukata danıştılar; “Uzun, pahalı, garanti yok,” dediler. Başlangıç maliyeti 50.000 lira civarıydı. O sırada Mustafa aradı: “Ahmet’in Kapadokya’da görüştüğü bir avukat vardı: Ali Demir. O zaman şansı yüksek görmüştü, ön çalışma yapmıştı, ama Ahmet’in parası yetmemişti.” Mert’in içine umut doğdu. Ali Demir hâlâ hayattaydı; emekliydi ama şehirde yaşıyordu. Randevu ayarladılar.

Tarihi bir evde karşılaştıkları Ali Demir, belgeleri inceledi. “Dokümantasyon sağlam,” dedi. “Üstelik o zamanki araştırmalarım duruyor.” Kalın bir klasör çıkardı. “İstanbul Madencilik, küçük ortaklarla sözleşme yükümlülüklerini ihlal geçmişine sahip. Son yıllarda benzer üç davayı kaybettiler. Beyaz Taş’ın ocağı ise şirketin ana gelir kaynaklarından biri haline geldi; operasyon büyütülmüş, ametist ve diğer damarlar da devreye alınmış.” Avukat kaba bir hesap yaptı: “Yıllık üretimin yüzde yarımı üzerinden, büyüme hesaba katılırsa biriken telif 500.000 ile 1.000.000 lira arasında olabilir.” Sonra ciddi bir uyarı: “Zorlu bir dava olacak. Şirket en iyi avukatları tutar. Normalde 80.000 lira ücret isterdim; ama farklı bir teklifim var: Sonuç üzerine anlaşma. Kazanırsak tutarın yüzde 25’i, kaybedersek temel masraflar dışında bir şey istemem.”

Mert’in omuzlarından yük kalktı. Hemen sözleşme imzaladılar ve hazırlıklara başladılar. Ancak beklenmedik bir engel çıktı: Ali Demir’in gergin telefonunda, “Dedenizin ölüm kaydı, anneniz dışında bir oğul daha olduğunu söylüyor,” dedi. “Mehmet Yılmaz, 1960 doğumlu. Yaşıyorsa mirasa ortak.” Mert’in zemini kaydı. Elif’in rengi attı: “Ya gelir her şeyi isterse?” Özel bir dedektif bulundu. İki hafta sonra haber geldi: “Mehmet Yılmaz 54 yaşında, Ankara’da bir tamirci. Alkol geçmişi, kavga nedeniyle karakol, boşanma, nafaka borcu… Üstelik mirastan haberdar. Babasının mirasından payını alacağım diyormuş.” Mert’in içini düğüm bastı.

Düğüm, beklenmedik bir anda çözüldü. Bir perşembe, kapı çaldı. “Mehmet Yılmaz… Üvey kardeşiz sanırım.” Mert, karşısında uzun boylu, zayıf, kır saçlı, yorgun bakışlı, elinde şapka tutan bir adam buldu. Tehditkâr değil, sadece üzgün görünüyordu. Sessizce yukarı çıktılar. Mehmet, küçük salonu kıskançlık duymadan inceledi. “Güzel bir yuvan var. Ahmet gurur duyardı.” Geçmişini anlattı: “Annemle, büyükannenizle evlenmeden önce birlikteymişler. Ben doğmadan önce Ahmet başkasıyla nişanlanmış. Küçükken beni birkaç kez gördü, sonra uzaklaştı.” Cebinden soluk bir fotoğraf çıkardı: Genç Ahmet, kucağında küçük bir oğlan… “Onunla tek fotoğrafım.”

Mehmet açık konuştu: “Maddi durumum kötü. Payımı istemek için avukata gitmeyi düşündüm. Ama önce seni tanımak istedim. Belki kardeş gibi konuşabiliriz.” Gülümsedi. “Para içinde yüzmediğin belli. İyi biri gibisin. Bunu kavgasız çözelim.” Teklifi basitti: “Evin yıkılmak üzere olduğunu biliyorum. Bana 15.000 lira verirsen mirastaki tüm haklarımdan vazgeçerim.” Mert kararsız kaldı; madencilik teliflerinden bahsetmedi. “Bir krediyle bulabilirim, ama birkaç hafta gerekir,” dedi. Mehmet anlayışla başını salladı. “Ahmet aile kavgalarından çok çekti. Bunun sizde tekrarlanmasını istemiyorum.”

Mert, Elif’e her şeyi anlattı. “Ya sonra telif parasını öğrenirse?” diye kaygılandı Elif. Avukat Ali Demir dürüstlüğü önerdi: “Telif ihtimalini anlatın, belirsizliğini vurgulayın. Adil bir anlaşma önerin: Kazanılırsa yüzde, kazanılmazsa yine 15.000.” Mert, önce anneleri Zeynep’e danışmaya karar verdi. O akşam, işçi mahallesindeki mütevazı evde, Zeynep büyükbabalarına dair mektupları dinlerken ağladı. “Gerçekten bizi özlemiş…” Elif, “Bir de Mehmet var,” dedi. Zeynep’in rengi attı. Mert, Mehmet’le buluşmasını anlattı. “Mehmet’i tanımak istiyorum,” dedi Zeynep. “Gerçekse, onurlu muamele görmeli.”

Hafta sonu, Mehmet’i evlerine yemeğe davet ettiler. Mehmet, mütevazı bir çiçekle geldi; saygılı, ölçülü, sakindi. Hayatındaki hataları, alkolle mücadelesini, sekiz aydır temiz olduğunu anlattı. Zeynep dikkatle dinledi. Tatlı sırasında Mert telif meselesini açtı. Mehmet hırslı bir açgözlülük göstermedi; sadece pratik sorular sordu. “Gerçekten şans var mı?” Elif, “Avukat öyle diyor, ama yıllar sürebilir, garanti yok,” dedi. Mehmet uzun düşündü: “15.000 lira acil sorunlarımı çözer. 1 milyon hayatımı değiştirir. Ama bu ihtimalin peşinden koşan sizsiniz; ben varlığından bile habersizdim. Önerim şu: Şimdi bana 15.000 lira ödeyin. Dava kazanılırsa toplamın yüzde 5’ini bana ikramiye olarak verin. Olmazsa sadece 15.000’le yetinirim.” Zeynep doğrudan sordu: “Neden bu kadar cömert?” Mehmet gülümsedi: “50 yılımı gerçek bir aile olmadan geçirdim. İçki yüzünden annemi, eşimi, çocuklarımla ilişkimi kaybettim. Şimdi kardeşlerim, bir yenge, belki yeğenler… Bu, parayla ölçülmez.”

Anlaşmayı avukat Ali’nin aracılığıyla resmileştirdiler. Mert kredi çekip 15.000’i ödedi; Mehmet miras haklarından feragat etti, telif kazanılırsa yüzde 5 yazıldı. Böylece Ali Demir, İstanbul Madencilik AŞ’ye karşı davayı açtı. Kasım’da dava başladı; bekleyiş uzun ve yorucuydu. Kış bastırmadan önce Mert, evi yağmurdan korumak için bir kez daha Karadeniz’e gitti; Elif ve Mehmet de eşlik etti. Ayşe Hanım onları sevinçle karşıladı ve bir ayakkabı kutusu uzattı: “Siz ilk geldiğinizden sonra bunu çöpte buldum. Ahmet atmış ama önemli olabilir diye sakladım.” İçinde onlarca fotoğraf, özel mektuplar ve küçük bir not defteri vardı. Fotoğraflarda Mert ve Elif’in çocukluk kareleri, mezuniyet kupürleri… Ahmet, uzaktan hayatlarını izlemişti. Not defterinde “İstanbul Madencilik 2018 üretimini kontrol et – Olası dava” gibi maddeler, “Ali Demir’le telifleri görüş, çocuklar için belgeleri topla, Mustafa’da kopyalar var” gibi planlar yer alıyordu. Ahmet, vaktinin yetmeyeceğini bilmiş; yolun taşlarını önceden döşemişti. Mehmet, “Bunca şeyi planlarken neden sizinle barışmadı?” dedi. Mert, dedesinin son satırlarını okudu: “Sanırım eli dolu dönmek istiyordu; bir kez daha eli boş gitmek istemedi.”

Aylar yavaş aktı. İstanbul Madencilik önce belgelerin geçerliliğini sorguladı; ama kısa sürede sağlamlığını kabul etti. Mart’ta ilk arabuluculukta 300.000 lira teklif ettiler. Ali Demir, “Az, reddedin,” dedi. Haziran’da 500.000’e çıktılar. Ali yine beklemeyi önerdi: “Her yükseliş, daha fazlasını borçlu olduklarını bildiklerini gösteriyor. Duruşmayı bekleyelim.”

Nihai karar, neredeyse bir yıl sonra Eylül’de geldi. Ali Demir, gülümsemesini gizleyemeyerek onları ofise çağırdı. “Kazandık,” dedi kısaca. Yargıç, telif hakkını tanıdı ve İstanbul Madencilik’i gecikmiş tüm tutarları, enflasyon düzeltmesi ve faizle ödemeye mahkûm etti. Toplam: 1.200.000 lira. Oda bir an sessiz kaldı. Elif gözyaşlarına engel olamadı. Mert’in sesi titredi: “Bu gerçek mi?” “Gerçek,” dedi Ali. “Ve daha var: Maden üretim sürdükçe, aylık telif alacaksınız. Yaklaşık ayda 15.000 lira, aranızda paylaşacaksınız.” Mehmet ayağa fırlayıp kardeşlerine sarıldı: “Ahmet başardı. Ailesine öldükten sonra bile bakmayı başardı.”

Haber aile içinde çabucak yayıldı. Zeynep, bir daha para endişesi duymayacağını öğrenince ağladı. Mehmet’in çocukları, hiç tanımadıkları dedelerinin geride onurlu bir miras bıraktığını görerek gururlandı. Ve asıl mesele: harabe ev ne olacaktı? Satmak ya da kaderine terk etmek yerine, onu tamamen restore etmeye karar verdiler. Evi, ailenin birleşmesinin sembolüne dönüştüreceklerdi.

Ustalara aslına uygun bir restorasyon yaptırdılar. Orijinal ahşap korunabildiği kadar korundu; yapı güvenli ve yaşanabilir hâle getirildi. Ahmet’in çalışma odası, fotoğrafların, mektupların, belgelerin çerçevelenip raflara yerleştirildiği küçük bir aile müzesine dönüştü. Gönderilmeyen mektupların yazıldığı masa aynı yerde duruyor, şimdi cilalanmış ve pırıl pırıldı.

Altı ay sonra ev hazırdı. Açılışta geniş aile bir araya geldi: Zeynep, çocukları, torunlar, damatlar, gelinler… Mustafa Öztürk Kapadokya’dan geldi, bir nevi aile büyüğü olmuş Ayşe Hanım da oradaydı. “Büyükbabanız gurur duyardı,” dedi Mustafa, restore edilmiş ana odayı süzerek. Zeynep, Ahmet’in kucağında bebek Mert’le göründüğü fotoğrafı tutarak “O her şeyi görüyor,” diye karşılık verdi. Gece uzun sürdü. Bir zamanlar çürük ve tehlikeli olan veranda, şimdi güvenli ve davetkârdı; çocuklar koşuşturuyor, büyükler hikâyeler paylaşıyor, geleceği konuşuyordu.

Mert, verandadan yıldızlara bakarken derin bir minnet hissetti. Bir yıl önce, küçük bir dairede yaşayan bekar bir muhasebeciydi; değişime dair umudu azdı. Şimdi, maddi güvenliğin yanında varlığından haberdar olmadığı bir aileyi bulmuştu. Elif, yıllardır kurduğu hayali gerçeğe çevirerek özel bir hemşirelik kliniği açmaya karar verdi. Mehmet, payının bir kısmıyla küçük bir tamirhane açtı, çocuklarıyla bağlarını onarmaya başladı. Zeynep, yirmi yılını verdiği dükkândan nihayet emekli oldu.

“Biliyor musun, en inanılmazı ne?” dedi Mert, yıldızlara bakarken Elif’e. “Büyükbaba istediğini elde etti. Sadece para değil… aile bir araya geldi. Artık her zamankinden daha güçlüyüz.” Elif gülümsedi. “Sence tüm bunları o mu planladı?” Mert, Ahmet’in iki torununa birlikte hitap ettiği son mektubu eline aldı: “Sevgili torunlarım, bunu okuyorsanız sevginin gururdan daha güçlü olduğunu anlarız. En büyük korkum yoksul ölmek değil, yalnız ölmektü. Umarım size bıraktıklarım sadece maddi güvence değil, ailemizi yeniden bir araya getiren köprüdür. Para önemlidir; ama sevgi, tek gerçek hazinedir.” Mert başını salladı. “Sanırım her şeyi o planladı.”

Hikâye burada son bulurken, Mert ve Elif, dedelerinin gölgede bıraktığı yılların ardından, yalnız bir adamın sakladığı mektuplar kadar eski bir hakikati taşıyorlardı: Aile, tüm kırıklıklara rağmen birbirini bulmanın yolunu biliyordu. Ve Ahmet’in evi, artık sadece taş ve ahşap değil, barışın ve bağışlamanın anıtıydı.