Yıldırım Bayezid’in gururu, oğullarının kaderi: Ankara’da kırılan bir hanedan gecesi
O gece çadırın içindeki hava, kış gibi keskin değildi; daha beteri vardı: sessizliğin ağırlığı.
Ben, ordugâhta yazı tutanlardan biriydim. Ne komutan, ne derviş… Sadece olup biteni görüp kelimelere sığdırmaya çalışan bir gölge. Mart 1403’tü. Rüzgâr, bez parçalarını titretirken, bir zamanlar adı duyulunca Avrupa saraylarında mumların bile sönük yandığı adam, şimdi başka birinin kampında—korunan ama özgür olmayan bir misafir gibi—yatıyordu.
Ona “Yıldırım” derdik. Çünkü vurduğu yerden haber, çoğu zaman ertesi gün giderdi. Çünkü adım adım değil, bir şimşek gibi ilerlerdi. Çünkü korku, onun adını şehir surlarından önce duyururdu.
Ama bu gece, korku onun içindeydi.
Kimi çadırların önünde fısıltılar dolaşıyordu. “Yemiyor,” diyorlardı. “Konuşmuyor.” “Gözleri, sanki bir savaş meydanına değil de kendi içine bakıyor.”
İçeride bir kandil yanıyordu; ışığı, yüzüne vurdukça, o yüzün eskiden taşıdığı buyruğu değil, yalnızca yorgunluğu gösteriyordu. Bir adamın başına gelebilecek en ağır şey bazen ölüm değildir; gücün elden alınmasıdır.
Sultanın etrafında nöbet vardı. Emir vardı: “Yaşayacak.” Çünkü canlı bir esir, ölü bir düşmandan daha büyük bir nişandı.
Yine de o gece, bir şeyin koptuğunu hissettim. Sanki bir imparatorluk, tek bir kalbin ritmine bağlıymış da o ritim yavaşlayınca, koca coğrafya da sarsılıyormuş gibi.
Trajedinin adını kimse koymadı.
Ama herkes, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu.
Bayezid’in yükselişini anlamak için önce onun içinde büyüyen şeyi anlamak gerekir: tahtın boşluğu.
Osmanlı’da veraset, masal gibi düzenli değildi. “Büyük oğul geçer,” diye bir kanun yoktu. Bir taht varsa, onu alanın elinde kalırdı. Ve çoğu zaman, tahtı almak; kardeşini geride bırakmak değil, onu geride bırakacak kadar acımasız olmayı gerektirirdi.
1389… Kosova ovası. “Kara kuşların tarlası” derler. O gün, Sultan Murad Hüdavendigâr büyük bir zaferin eşiğindeyken, savaşın sonrası daha karanlık bir şey getirdi. Bir Sırp şövalyesi—Milosh Obiliç diye anılır—yaklaşabildi, sultanın yanına kadar sokuldu, bir hançer… ve Murad’ın nefesi kısa sürede tarihe karıştı.
Haber Bayezid’e geldiğinde 29 yaşındaydı. Sağ kanatta savaşmış, kan görmüş, zaferin bedelini bilen biriydi. Fakat daha ağır bir mesele vardı: Murad’ın diğer oğlu Yakup da hayattaydı. Ve o da aynı hakkı iddia edebilirdi.
Bayezid, “kader” denen şeyi beklemedi.
Yakup’u “istişare” bahanesiyle çağırttı. Çadırın içine giren kardeş, çıkamadı. Osmanlı usulü—kan dökmeden, yay kirişiyle—boğduruldu. O an, Bayezid için yalnızca bir kardeş ölmedi; onun içinde bir şey daha sertleşti. Tahtı kazanan, aynı zamanda kendi vicdanına da hükmetmeyi öğrenmek zorunda kalıyordu.
İşte o gün, Yıldırım’ın tohumları atıldı.
Çünkü bundan sonra Bayezid’in devleti yönetme biçimi, babasının “sabırlı genişleme” yolundan ayrıldı. O, beklemeyi zayıflık saydı. Kale kale, beylik beylik… hızla aldı. Bir yandan Anadolu beyliklerini yuttu; bir yandan Rumeli’de baskıyı artırdı. Zafer üstüne zafer, onun gururunu büyüttü.
Ve gurur büyüdükçe, bir gün onu yutacak gölge de büyüdü.
Saray dediğin, yalnızca taş duvarlar değildir. Saray, insanın kendine söylediği yalanların da mekânıdır.
Bayezid’in çevresi kalabalıktı: gaziler, vezirler, beyler, ulema… Herkes onun hızına yetişmeye çalışırdı. Her fetih, yeni bir ganimet değil sadece; yeni bir bağlılık, yeni bir düşmanlık, yeni bir kırgınlık demekti.
Anadolu beylikleri birer birer düştükçe, sürülen prensler doğuya kaçtı. O günlerde bu ayrıntı küçük görünürdü: “Kaçtılar işte.” Oysa o kaçış, Bayezid’in kaderine yazılmış bir not gibiydi. Çünkü sığındıkları yer, Semerkand’da yıldız gibi parlayan bir başka güçtü: Timur.
Bayezid, Niğbolu’da (1396) Haçlı ordusunu bozguna uğrattığında, şöhreti zirveye çıktı. Avrupa, bir anlığına nefes alamaz oldu. Ardından Konstantiniyye’nin çevresine ördüğü kuşatma halkası sıkılaştı. 1394’ten itibaren şehir, açlık ve yorgunlukla sürünmeye başladı. İmparator Manuel, Avrupa kapılarında yardım dilenirken, Bayezid surlara bakıp “biraz daha” diyordu.
Fakat sarayın içinde, görünmeyen bir gerilim büyüyordu.
Bir yanda “Roma’nın kalbi” diye görülen Konstantiniyye: Yüzyıllardır alınamayan, alınırsa adın ebedîleşeceği şehir.
Öte yanda doğu: Timur’un yükselen gölgesi. Yıkılmış şehirlerin haberleri, kaçakların anlattıkları, tacirlerin fısıltıları…
Danışmanlar “Doğuya dönelim,” dedikçe Bayezid’in bakışı sertleşirdi. Çünkü onun gözünde geri dönmek, ilerlemenin inkârıydı. O, kuşatmayı kaldırmayı “yenilgiye yakın” sayardı.
Bu sırada Timur, mektuplar yolladı. Üslubu ince ama zehirliydi: Bayezid’i küçük gören bir üstünlük, geri adım attırmak için kurulmuş bir dil.
İstenilenler belliydi: Anadolu beyliklerinin mirasçıları geri verilsin, sığınanlar teslim edilsin, Timur’un nüfuzu tanınsın.
Bayezid’in cevabı ise yıldırım gibiydi: hakaret, küçümseme, meydan okuma… Hatta Timur’a “topal” diye dokunduran sözler dolaştı dillerde. O mektupların bazıları bugün bile, bir gururun kâğıda dökülmüş hâli gibi okunur.
Ve o kâğıtlar, savaşın önsözü oldu.
1402 yazı… Anadolu sıcağı, insanın aklını bile kurutan cinstendir.
Timur, Fırat’ı geçtiğinde artık mesele “geliyor mu?” değil, “ne zaman vuracak?” olmuştu. Ordusu büyüktü; farklı coğrafyalardan gelen savaşçılarla doluydu. Ve onunla birlikte, Bayezid’in yıllar önce yuttuğu beyliklerin eski sahipleri de geliyordu. Bu, yalnızca bir işgal değildi; aynı zamanda bir “geri dönüş” gösterisiydi.
Bayezid, Konstantiniyye kuşatmasını kaldırmak zorunda kaldı. Bu kararın onun içindeki yankısını ben duydum: Sekiz yılın emeğini, bir nefeslik umutla geride bırakmak… Zafer, avuç içinden kayar gibi oldu. Şehir—haftalar, belki aylar içinde düşecek denilen şehir—aniden kurtulmuştu. Tarihin o acı ironisi: Konstantiniyye’yi, Hristiyan kılıcı değil; Müslüman bir fatihin gelişi kurtarmıştı.
Bayezid ordusunu doğuya sürdü. Ama bu yürüyüş, onun “yıldırım” hızının da bedelini gösterdi. Asker yorgundu. Su azdı. Moral, kuşatmanın bitişiyle zaten çatlamıştı. Üstelik Timur, Ankara çevresinde kaynakları kontrol etmiş, bölgeyi zorlaştırmıştı. Bayezid, bir anlamda, kendisini bekleyen düzenin içine yürüyordu.
20 Temmuz 1402… Ankara Savaşı.
Bayezid’in ordusunda yeniçeriler vardı—devletin sert çekirdeği. Kapıkulu süvarisi vardı—sultanın canı gibi sadık olanlar. Rumeli kuvvetleri ve Sırp müttefikler vardı—Stefan Lazareviç’in ağır zırhlı süvarileri, disiplinleriyle bilinenler.
Fakat bir de Anadolu sipahileri vardı: yakın zamanda Osmanlı’ya bağlanan toprakların askerleri. Eski beylik düzeninin hatırası, onların içinde hâlâ sıcak bir küldü. Karşı safta, o eski beylerin sancaklarını görünce, küle üfleyen bir rüzgâr esti.
Savaşın akışını tek bir hamle belirlemedi; bir ruh hâli belirledi.
Timur, yalnızca kılıçla değil, hafızayla da savaştı. Karşı safta “eski efendiler” vardı. “Bizim olan geri dönüyor” diyen sesler vardı. İhanet kelimesi ağırdır; fakat o gün, bir kısmı için bu “ihanet” değil, “geri dönüş”tü.
Anadolu kanadında çözülme başladı.
Bayezid, merkezde direnç göstermeye çalıştı. Yeniçerilerin duvar gibi duruşu, bir süre tarihin akışına set çekti. Ama kanat açılınca, merkez bir adaya dönüştü. Güneş yakıyordu. Susuzluk, yorgunluk ve dağılmış birlikler… Ve Timur’un elindeki yedek kuvvet avantajı.
Akşama doğru, Bayezid kuşatıldı.
Bir sultan için en ağır an, kılıcın düşmesi değildir.
Etrafındaki sadakatin eksilmesidir.
Ve o gün, Yıldırım’ın göğünde yıldırım değil, karanlık çaktı.
Esir alınışın kendisi bile, bazen ölümden daha yavaştır.
Bayezid, Timur’un huzuruna çıkarıldığında, iki adam birbirine baktı: biri 42 yaşında, hayatı boyunca yenilmeyi tanımamış; diğeri yaşlı, bedeni sakat, zihni keskin… ve dünyanın korktuğu bir düzen kurucu.
Çadırın içinde söylenen sözler, tarihte farklı anlatılır. Benim gördüğüm şu: Timur, galibiyetin kaba sarhoşluğunda değildi. Daha çok bir satranç ustası gibi, taşların nereye düştüğünü biliyordu. Bayezid’in gururunu da, o gururun hangi mektupla büyüdüğünü de biliyordu.
Halkın diline yayılan hikâyeler var: demir kafes, ziyafetlerde teşhir, ayak basma… Bu anlatılar üç kıtaya yayıldı, dilden dile geçti. Bazısı düşmanların sevinciyle büyütüldü; bazısı bir metaforun yanlış anlaşılmasıyla sertleşti. Bugün bile, kesinliğin yerini ihtimal alır.
Ama kesin olan bir şey vardı:
Bayezid, “padişah olmak” denilen o büyük yalnızlığın en dip noktasına düştü.
Çünkü tutsaklık sadece zincir değildir. Tutsaklık, haber almaktır. Şehirlerin elden çıktığını duymaktır. Beyliklerin yeniden kurulduğunu işitmektir. Oğullarının birbirine düştüğünü öğrenmektir.
Ve o oğullar… Bayezid’in kendi hayatındaki ilk büyük karanlık, kardeşi Yakup’un boğdurulmasıydı. Şimdi kader, aynı aynayı ona tutuyordu: Taht, yine kardeş kanıyla şekillenecekti. Bu sefer sahnede onun evlatları vardı.
Bayezid’in yanına gelen gidenler, onun konuşmadığını söylerdi. Bazen saatlerce boşluğa bakar, bazen bir kelime mırıldanır, sonra yine susardı. Kimi “kendini aç bıraktı” derdi. Kimi “kendi canına kıymaya yeltendi” diye fısıldardı. Gerçeğin ayrıntısı tartışılır; fakat ruhunun kırıldığı, tartışılmaz.
Bir imparatorluğu on üç yılda kurmak mümkündür.
Ama bir imparatorluğu, bir öğleden sonra kaybetmek de mümkündür.
Bayezid’in ahlaki zirvesi işte buradaydı: O, yalnızca bir savaş kaybetmedi. Kendi seçtiği kibirle, binlerce insanın kaderini bağladı. Ve şimdi, o bağların kopuşunu seyrediyordu.
Sultanlık, bazen bir taç değil; ağır bir kefen gibi omuzlara çöker.
Mart 1403’te, Bayezid bir çadırda öldü.
Kesin olan tarih budur. Sebebi üzerine farklı rivayetler anlatılır: hastalık, keder, irade ile bırakılan bir hayat… Timur’un kampında geçen aylar, onu fizikî olduğu kadar ruhen de tüketmişti. Yıldırım’ın sonu, büyük bir meydanda değil; korunan ama kapalı bir kaderin içinde geldi.
Timur’un tutumu ise ilginçtir: kaynaklar, Bayezid’in naaşına İslami usullerle hürmet gösterildiğini, Bursa’ya gönderildiğini ve sultanlara yakışır şekilde defnedildiğini yazar. Bu, bir savaşçının diğerine duyduğu saygı mıydı, yoksa siyasetin soğuk hesabı mı? Muhtemelen ikisi birden.
Fakat Bayezid’in ölümü, düzen getirmedi.
Tam tersine: Fetret Devri başladı.
Oğullar, parçalanmış bir mirasın üzerinde birbirine yürüdü. Süleyman Çelebi Rumeli’de güçlendi. İsa Çelebi Bursa çevresinde tutunmaya çalıştı. Mehmed Çelebi Amasya’da dayandı. Musa Çelebi yükseldi, sonra düştü. Mustafa ise bir süre Timur tarafında “koz” olarak kaldı.
Bu iç savaş yılları, Osmanlı’yı dış düşmandan çok, kendi içindeki kararsızlıkla yaraladı. Şehirler yıprandı, ticaret aksadı, halk tedirgin yaşadı. Ve Konstantiniyye, Bayezid’in kuşatmayı bırakmak zorunda kaldığı o şehir, yaklaşık yarım yüzyıl daha nefes aldı.
Sonunda 1413’te, Çamurlu’da Mehmed Çelebi üstün geldi. Musa’yı yay kirişiyle boğdurdu—tıpkı babasının yıllar önce Yakup’a yaptığı gibi. Tarih bazen adaletle değil; tekrarlarla çalışır.
Mehmed I (Çelebi Mehmed), parçaları bir araya getirdi.
Ama Bayezid’in kurduğu o hızlı imparatorluğun izi, artık kırık bir hatıraydı.
Bugün Ankara ovasına bakınca, insan “burada ne olmuş olabilir ki?” diye sorar.
Toprak susar. Rüzgâr, yalnızca rüzgârdır. Oysa bir zamanlar o toprak, iki dünyanın kaderini aynı gün içinde tarttı.
Tarih, büyük isimleri sever: Timur, Bayezid… “Fatih”, “Yıldırım”, “Sahibkıran” gibi unvanlar, insanların aklında kolay kalır. Ama tarih, çoğu zaman insan bedelini sessizleştirir: yorgun yürüyüşlerde susuz kalan askeri, evine dönemeyen sipahiyi, babasız kalan çocuğu, bir kuşatmanın kalkmasıyla “kurtuldu” sanılan ama yine de yoksullukla boğuşan şehri…
Bayezid’in hikâyesi, zaferin ne kadar geçici olduğunu anlatır. İnsanın kendine duyduğu güven, bir gün kaderin elinde delil olur. Ve güç… güç dediğin şey, insanı çoğu zaman korumaz; insanı, düşüşe daha görünür kılar.
Konstantiniyye 1453’te, Bayezid’in torunu sayılabilecek bir kuşağın elinde düştü. Tarih, geciken sonuçları sever. Fakat bu gecikmenin bedeli, Bayezid’in çadırındaki o sessiz gecelerde yazıldı.
Kaderin adaleti her zaman hızlı değildir.
Bazen yalnızca kaçınılmazdır.
Bayezid, bir öğleden sonra yenildi; ama asıl yıkım, sonrasında yavaş yavaş yaşandı.
İmparatorluklar bazen kılıçla değil, gururla parçalanır.
Ve en büyük tutsaklık, insanın kendi kararının içinde hapsolmasıdır.
News
Bir Vezirin Gizlediği Sır: Kanuni’nin Ölümü ve Sigetvar’da Çöken Görkemli Rüya
Bir Vezirin Gizlediği Sır: Kanuni’nin Ölümü ve Sigetvar’da Çöken Görkemli Rüya Yıl 1566’nın yaz sonlarıydı. Akşam güneşi Macaristan topraklarının üzerine…
Bir Darbenin Gölgesinde Doğan İmparator: Sultan Abdülhamid’in Güven Krizinin Hazin Hikâyesi
Bir Darbenin Gölgesinde Doğan İmparator: Sultan Abdülhamid’in Güven Krizinin Hazin Hikâyesi Yıl 1905. Güneş, Yıldız Camii’nin avlusuna, İstanbul’un her zamanki…
Bir Mutasarrıfın Sessiz İtibarı: Urfa’nın Haksız İşgale Karşı İlk Adımı ve Nusret Bey’in Son Vedası
Bir Mutasarrıfın Sessiz İtibarı: Urfa’nın Haksız İşgale Karşı İlk Adımı ve Nusret Bey’in Son Vedası O günler, gökyüzünün bile matem…
Sarayların Derinliklerinde Saklanan Korkunç Güzellik Sırları: Bir Tutkunun Bedeli
Sarayların Derinliklerinde Saklanan Korkunç Güzellik Sırları: Bir Tutkunun Bedeli Harem dairesinin loş koridorlarında, fısıltılar rüzgâr gibi yayılırdı. Kimi zaman bir…
Dünyadaki Hiçbir Silahın Batıramadığı Çelikten Kale: Pasifik’in Ufuklarında Doğan Efsane, USS North Carolina’nın Hikâyesi
Dünyadaki Hiçbir Silahın Batıramadığı Çelikten Kale: Pasifik’in Ufuklarında Doğan Efsane, USS North Carolina’nın Hikâyesi Pasifik’in bitmeyen ufuklarında, dalgaları adeta bir…
Bir Ulu Sultanın Sessiz Duası ve Kosova’da Bırakılan O Kanlı Emanet: Şehadetin Sırrı
Bir Ulu Sultanın Sessiz Duası ve Kosova’da Bırakılan O Kanlı Emanet: Şehadetin Sırrı Mitroviçe ile Üsküp arasındaki o geniş, tozlu…
End of content
No more pages to load






