Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı

1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN

Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında, elindeki evrak yığınını sıkıca tutuyordu. Takvimler 1876 yılının o uğursuz yaz sonunu gösteriyordu. Devlet-i Aliyye, tarihin en buhranlı günlerini yaşıyordu.

Sultan Abdülaziz Han, darbeyle tahttan indirilmiş, ardından katledilmişti. Yerine geçen V. Murad, sadece üç ay tahtta kalabilmiş, zihinsel rahatsızlıklar nedeniyle hal edilmişti. İstanbul’un üzerinde, bir felaket bulutu gibi, belirsizlik ve korku asılıydı.

31 Ağustos 1876 Perşembe günü, Şehzade II. Abdülhamid, 34 yaşında tahta oturdu. Cevdet Bey, genç Padişah’a yakın bir Mabeyn (Saray) personeliydi. Şehzade’nin çocukluğunu, annesi Tirimüjgan Sultan’ı kaybettikten sonra Terestû Kadın Efendi’nin himayesinde geçen yalnız yıllarını biliyordu. Amcası Sultan Abdülaziz ile Mısır ve Avrupa seyahatlerine çıkması, marangoz atölyesinde geçirdiği sessiz saatler, onun yüksek zekâsını ve politik kabiliyetini geliştirmişti.

Padişah tahta çıktığında, Bosna-Hersek ve Bulgaristan’da isyanlar, Sırbistan ve Karadağ’da savaşlar devam ediyordu. Rusya, bu karışıklıktan en büyük payı kapma sevdasıyla savaş hazırlıkları yapıyordu.

2. HALK ARASINDAKİ PADİŞAH VE UMUT RÜZGÂRI

Sultan Abdülhamid Han, tahta çıkar çıkmaz aktif bir siyaset izledi. Bütün hükümet üyelerini ve Mabeyn personelini saraya davet etti, milli birliğe duyulan ihtiyacı dile getirdi.

Cevdet Bey, Padişah’ın sıradışı hareketlerine hayranlıkla tanık oluyordu. Haber vermeden camilere gidip halkın arasında namaz kılıyordu. Kışlaya giderek bahriyelerle birlikte asker yemeği yiyordu. Bu davranışlar, hem askerin hem de halkın hoşuna gidiyor, moraller yükseliyordu.

Bu moral düzelmesi, Sırp cephesinde önemli başarıları beraberinde getirdi. Osmanlı ordusu Belgrad’a girmek üzereyken, büyük devletler araya girdi. Rusya’nın ultimatumu üzerine Sırbistan’la üç aylık ateşkes imzalandı.

Ardından İngiltere, Şark meselesinin İstanbul’da toplanacak bir konferansta ele alınmasını istedi. Bu, Tersane Konferansı’ydı.

3. MİTHAT PAŞA’NIN GÖLGESİ VE KANUN-İ ESASİ

23 Aralık 1876, konferansın açılışından bir gün önce, Osmanlı Devleti’nde Kanun-i Esasi ilan edildi. Cevdet Bey, bu olayın, devletin Batılılara karşı bağımsızlığını ve reform iradesini göstermek için ne kadar önemli olduğunu biliyordu.

Ancak Batılılar bunu dikkate almadı ve bağımsızlığı tehlikeye sokacak ağır hükümler içeren teklifler sundular. Padişah, Rusya ile savaşa girmemek için teklifleri kabul etmiş görünerek ortalığı yatıştırmak istiyordu.

Ne var ki, dönemin Sadrazamı Mithat Paşa, Kanun-i Esasi’nin kendisine verdiği yetkiden güç alarak, büyük bir hata yaptı. İngilizlerin desteğini alacağı vaadine aldanan Paşa, Meclis’te Rusya aleyhine sert bir konuşma yaparak konferans kararlarını reddettirdi.

Cevdet Bey, Mithat Paşa’nın siyasi hırsını ilk kez bu kadar yakından görüyordu. Paşa, Padişah’ın devlet işleriyle yakından ilgilenmesini tehlikeli buluyordu. Hatta konağında, “Ali Osman yerine Ali Mithat denilse ne olur?” diyecek kadar ileri gitmişti. Rum talebeleri Harbiye Mektebi’ne almak gibi, devletin temelini sarsacak işlere girişmişti.

Sultan Abdülhamid Han, Kanun-i Esasi’nin kendisine verdiği yetkiye dayanarak Paşa’yı sadrazamlıktan uzaklaştırdı ve yurt dışına sürdü. Padişah, devletin bekası için hırslı ve ihanete eğilimli bir Paşa’ya tahammül edemezdi.

4. 93 HARBİ VE BÜYÜK FELAKETİN GÖLGESİ

Mithat Paşa’nın siyasi hatası, devleti Rusya ile karşı karşıya getirmişti. 24 Nisan 1877’de Rusya resmen savaş ilan etti. Hicri takvimde 1293 yılına denk gelen bu savaş, “93 Harbi” olarak tarihe geçti.

Savaş, dokuz ay sürdü. Plevne’de Gazi Osman Paşa’nın, Doğu’da Ahmet Muhtar Paşa’nın kahramanca direnişlerine rağmen, savaş umumi bir bozgunla sonuçlandı.

Cevdet Bey, Saray’dan gelen feci haberleri dinlerken yüreği kan ağlıyordu. Ruslar Edirne’ye girmiş, Yeşilköy’e kadar gelmişti. Doğuda Kars düşmüş, Erzurum tehlike altındaydı.

On binlerce Türk şehit olmuş, bir o kadarı da muhacir olarak İstanbul’a akın etmişti.

Muhacirler, perişan bir halde Anadolu’nun dört bir yanına yerleştirilmeye çalışılıyordu. Bu felaket sırasında, memleketin tek karar organı olan Meclis’te anarşi hüküm sürüyordu. Milletvekilleri hiçbir meselede bir araya gelemiyordu.

5. PADİŞAHIN İKİ KRİTİK KARARI

Sultan Abdülhamid Han, bu durum karşısında İngiltere’yi devreye sokarak savaşı durdurdu. Ardından, devleti bu felaketin eşiğine getiren, ama kendinde hiçbir sorumluluk görmeyerek Padişahı suçlamaya başlayan Meclis-i Mebusan’ı süresiz kapattı.

Cevdet Bey, bu kararın kaçınılmaz olduğunu düşünüyordu. Devlet, bu kadar kritik bir anda, hırslı ve anarşik vekillerin eline bırakılamazdı. Zaman, tek bir irade gerektiriyordu.

Ancak Rusya, hemen ardından Ayastefanos Antlaşması’nı imzalamak istedi. Antlaşma şartları, Osmanlı Devleti için çok ağırdı: Büyük bir Bulgaristan Prensliği, Kars, Ardahan, Batum’un Rusya’ya verilmesi, Sırbistan ve Karadağ’ın istiklalinin tanınması ve 245 milyon altın savaş tazminatı.

Padişah, devleti için bu tehlikeli antlaşmayı kabul etmedi.

6. KIBRIS TAVİZİ VE BERLİN HAYAL KIRIKLIĞI

İngiltere, Hint yolunun tehlikeye girdiğini görünce Ayastefanos Antlaşması’nın uluslararası bir konferansta gözden geçirilmesini istedi.

Cevdet Bey, bu süreçte yaşanan pazarlıklara yakından tanık oldu. İngiltere, konferansta Osmanlı’yı destekleme vaadiyle Padişah’tan çok ağır bir taviz kopardı: Kıbrıs’ın idaresi geçici olarak İngiltere’ye bırakıldı.

Sultan, hükümetin bir oldu bittiyle imzaladığı bu antlaşmayı onaylamamak için direndi. Ancak İngilizlerin askeri tehdidi karşısında, Kıbrıs üzerindeki hükümranlık haklarına asla zarar verilmeyeceğine dair bir belge alarak antlaşmayı onaylamak zorunda kaldı.

Ancak, 13 Temmuz 1878’de imzalanan Berlin Muahedesi’nde İngiltere, vaat ettiği desteği vermedi. Osmanlı, beklediği sonucu alamadığı gibi, Kıbrıs’ın kaybı diğer devletlerin de iştahını kabarttı.

Bosna-Hersek Avusturya’ya bırakıldı. 1881’de Fransa Tunus’a, ertesi yıl İngiltere Mısır’a el koydu. Bulgaristan 1885’te Doğu Rumeli’yi işgal etti.

Cevdet Bey, bu felaketlerin asıl sebebinin, yabancı diplomatların tesirinden çıkamayan, yabancı devletlerin çıkarlarına alet olan Osmanlı devlet adamlarının basiretsiz tutumları olduğunu biliyordu.

7. İSTİHBARATIN GÖZÜ VE İHANETİN TAKİBİ

Sultan Abdülhamid Han, devletin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü savunmayı birinci hedefi ilan etti. Yabancı devletlerin piyonu olmuş devlet adamlarının basiretsizliğinden bıkan Padişah, güçlü bir istihbarat teşkilatı kurdu.

Cevdet Bey’e göre, bu teşkilat, Padişah’ın kendi ifadesiyle, “Osmanlı nimetiyle gırtlaklarına kadar dolu oldukları halde devletine ihanet edenleri tanımak ve takip etmek” için kurulmuştu.

Nitekim bu tedbirin isabeti çok geçmeden anlaşıldı. İngiliz taraftarı Ali Suavi, Çırağan Sarayı’na baskın düzenleyerek Padişah’ı tahttan indirmek ve V. Murad’ı tekrar padişah yapmak istedi. Beşiktaş Zaptiye Amiri Hasan Paşa, isyanı bastırdı ve Ali Suavi öldürüldü.

Padişah, amcası Sultan Abdülaziz’i şehit ettiren Mithat Paşa ve arkadaşlarının yargılanması için 1881’de Yıldız Mahkemesi’ni kurdurdu. Mithat Paşa, İzmir’de Fransız Konsolosluğu’na sığınsa da, Padişah’ın sert direktifi karşısında teslim edilmek zorunda kaldı.

Mahkeme sonucunda idam cezasına çarptırılan Paşa ve arkadaşlarının cezaları, Padişah tarafından müebbet hapse çevrildi. Padişah, adaletin yerine gelmesini sağladı, ancak merhamet ve bağışlayıcılığı da elden bırakmadı.

8. BORÇ BATAKLIĞINDAN ÇIKIŞ: DUYÛN-U UMÛMİYE

Abdülhamid Han, devletin toparlanması için zamana ihtiyacı olduğuna inanıyordu ve savaşlardan kaçınma yolunu seçti. O, zaferle sonuçlanan savaşların bile milleti yorup bitirdiği görüşündeydi.

Cevdet Bey, Padişah’ın pek çok ihtiyacı hazineden para almak yerine kendi kesesinden karşıladığını biliyordu. Padişah’ın önceliği, devleti borç bataklığından kurtarmaktı.

20 Aralık 1881’de yayımlanan Muharrem Kararnamesi ile borçların ödenebilmesi için yeni bir formül bulundu. Devletin tütün, tuz, ipek gibi gelirleri bu iş için kurulan Düyûn-u Umûmiye Teşkilatı’na bırakılıyordu. Bunun karşılığında, 278 milyonluk borcun yarısından fazlası Türkiye lehine siliniyordu.

Cevdet Bey, bu kararın, Osmanlı’nın üzerinden ekonomik baskıyı kaldıran dahiyane bir başarı olduğunu kabul ediyordu. Padişah, diplomasinin ve mali dehanın gücünü kullanıyordu.

9. DENGE SİYASETİ VE İSLAM BİRLİĞİ

1878’den sonra Sultan Abdülhamid’in dış siyaseti, dahiyane bir mahiyet arz ediyordu. O, dünyadaki politik gelişmeleri yakından takip etmek için sarayda bir bilgi merkezi kurdu. Avrupa devletlerinin Türkiye üzerindeki çatışan çıkar ve ihtiraslarından faydalanmaya çalıştı.

Padişah’ın İslam dünyasındaki itibarı pek fazlaydı. Doğu Türkistan ve Orta Afrika’daki sultanlıklar bile onun adına hutbe okutup para bastırıyordu.

Almanya İmparatoru II. Wilhelm ile kurduğu şahsi dostluk, Avusturya-Macaristan ile ilişkilerin geliştirilmesi, Padişah’ın denge siyasetinin temelini oluşturuyordu.

10. YUNANİSTAN’A YILDIRIM SAVAŞI: TESELYA ZAFERİ

Yunanistan’ın Yanya ve Girit’e göz dikerek Osmanlı sınırlarını taciz etmesi üzerine, Padişah harbi ilan etti: 18 Nisan 1897.

Büyük devletler işe karışmadan Yunanistan’ın işini bitirmek isteyen Sultan Abdülhamid, Başkomutan Ethem Paşa’dan yıldırım savaşı istedi.

Avrupalıların “altı ayda geçilemez” dediği Tırhala Çatalca hattını birkaç günde aşan Osmanlı birlikleri, Dömeke önlerinde Yunan ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Atina’ya 150 km kalmıştı.

Ancak Rusya başta olmak üzere Avrupa devletleri, Yunanistan’ın Osmanlı’nın eline geçeceğini anlayınca savaşın durdurulmasını rica ettiler.

Osmanlı, zaferle çıktığı bu savaştan, Avrupa devletlerinin araya girmesi nedeniyle beklediği faydayı göremedi. Tazminat 10 milyondan 4 milyon altına indirildi. Cevdet Bey, zaferin bile bedelinin ağır olduğunu bir kez daha görüyordu. Türkiye, Hristiyan devletlerin ittifakı karşısında tek başına kalıyordu.

11. İNGİLİZLERİN GÖLGESİ VE ERMENİ MESELESİ

Sultan Abdülhamid’in siyasetle İslam âlemini kendisine bağladığını gören İngilizler, Osmanlı’yı yıkmak için faaliyetlerini yoğunlaştırdılar. Bir yandan İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni desteklerken, diğer yandan Arabistan’da Bedevi kabilelerini ve Doğu Anadolu’da Ermenileri kışkırttılar.

İngilizler, Berlin Antlaşması’nın, Anadolu’da Ermenilerin yaşadığı vilayetlerde ıslahat yapılmasını isteyen 61. maddesinin kesinlikle uygulanmasını istiyorlardı. Padişah, bunun Ermeni muhtariyetini doğuracağını bilerek, İngilizleri yıllarca oyaladı.

Ermenilerin Avrupa’nın dikkatini çekmek için giriştikleri isyanlar anında bastırıldı. Hatta 1905’te Ermeniler, Padişah’ı cuma namazından çıkışta saatli bombayla öldürmek istediler. Cevdet Bey, bu suikast girişiminin, Padişah’ın ne kadar doğru bir yolda olduğunun acı bir ispatı olduğunu düşünüyordu.

12. YALNIZ MÜCADELE: FİLİSTİN VE SİYONİSTLER

Sultan Abdülhamid’in sonuna kadar direndiği önemli bir konu da Filistin meselesiydi.

Siyonistler, Theodor Herzl önderliğinde Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması için Padişah’a başvurdular. Osmanlı maliyesinin en büyük problemi olan dış borçların bir kalemde silineceğini teklif ettiler.

Cevdet Bey, 1897’de Herzl’in saraydan kovulduğu anı zihninde canlandırdı. O günleri yaşayanların anlattığına göre, Herzl ve Hahambaşı Mosche Levi, Yıldız Sarayı’nda Padişah’ın karşısına çıkmışlardı. “Ben bir karış dahi toprak satmam,” demişti Hakan. “Zira bu vatan bana değil, milletime aittir!”

Padişah, bu teklifi şiddetle reddetti. Yahudilerin Filistin’e gelip yerleşmelerini engelleyecek tedbirleri aldı. Bu durum, Siyonistlerin Abdülhamid’e olan düşmanlığının ilk tohumlarını attı.

13. İKİNCİ MEŞRUTİYET VE HAL KARARI

İngilizlerin ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskılarıyla, 23 Temmuz 1908’de anayasa tekrar yürürlüğe kondu: İkinci Meşrutiyet.

Bu olay, beklenenin aksine Osmanlı’nın dağılmasını hızlandırdı. Avusturya-Macaristan Bosna-Hersek’i işgal etti, Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti ve Girit Yunanistan’a katıldı.

Devletin idaresi, tecrübesiz İttihatçı liderlerin eline geçti. 13 Nisan 1909’da (Rumi 31 Mart) 4. Avcı Taburu’na bağlı askerler isyan etti.

Cevdet Bey, Padişah’ın bu isyanı bastırmak için en mükemmel ordusu olan Birinci Ordu’ya, derme çatma olan Hareket Ordusu’na karşı koyma tekliflerini reddettiğini biliyordu. “Müslümanların Halifesiyim,” demişti. “Müslümanı Müslümana kırdıramam!”

Padişah’ın emrine boyun eğen askerler silahlarını teslim etti ve 25 Nisan günü Hareket Ordusu İstanbul’a hakim oldu.

14. İNDİRİLİŞİN UTANÇ VERİCİ HEYETİ

27 Nisan 1909 günü, Ayân ve Mebuslar Meclisi toplandı. Padişah’ın hal edilmesi teklif edildi ve kabul edildi. Hal fetvası, Padişah’a asılsız suçlar yükleyen iftiralarla yazılmıştı.

Padişah’a hal kararını tebliğ için Yıldız Sarayı’na gönderilen heyetin teşekkül tarzı, Cevdet Bey’in hafızasında Türk tarihinin en yüz kızartıcı hadiselerinden biri olarak yer etti.

Heyette tek bir Türk yoktu: Yahudi Emmanuel Carasso, Arnavut Esad Toptani, Ermeni Aram Efendi ve Katışık soydan Arif Hikmet Paşa.

Hal kararını tebliğe gelenlerin kimler olduğunu öğrenen Padişah’ın sözleri, Cevdet Bey’in yüreğine hançer gibi saplanmıştı:

“Bir Türk Padişahına, İslam Halifesine hal kararını bildirmek için bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut, bir nankörden başkasını bulamadılar mı?”

O gece, Padişah İstanbul’dan çıkarılarak Selanik’e nakledildi. Hiçbir eşyasını almasına izin verilmedi. Beylerbeyi Sarayı’nda 5,5 yıl sıkı gözetim altında, acı yıllar geçirdi.

15. SON VEDA: FATİH’İN TORUNU

Cevdet Bey, 1912’de Selanik’ten İstanbul’a Beylerbeyi Sarayı’na getirilen Hakan-ı Sâbık’ı (Eski Padişah) ziyaret edemese de, onun metanetini biliyordu.

Harb-ı Umumi felaketinin sürüklediği devletin acı sonuna şahit oldu. Çanakkale Boğazı’nın zorlandığı günlerde, Hükümet’in Eskişehir’e nakli kararlaştırılmıştı.

Durum kendisine bildirildiğinde, 77 yaşındaki Padişah’ın verdiği cevap, tarihi bir ders niteliğindeydi:

“Ben Fatih’in torunuyum. Hiçbir vakit Bizans İmparatoru Konstantin’den aşağı kalamam. Bana gelince, ben Beylerbeyi Sarayı’ndan ayağımı dışarıya atmam.”

O’nun bu kararlılığı sayesinde Hükümet İstanbul’da kaldı ve devletin daha o gün yıkılması önlendi.

Sultan Abdülhamid Han, 10 Şubat 1918 günü vefat etti ve Çemberlitaş’taki Sultan Mahmud Türbesi’ne defnedildi.

Cevdet Bey, Padişah’ın tahttan indirilmesine sebep olan paşaların ise, memleketi düşman çizmesi altında bırakarak kaçtıklarını gördü. Onlar, Berlin’de, Türkistan’da ve Tiflis’te cinayete kurban gittiler.

Sultan Abdülhamid Han ise, 33 yıllık mücadelesiyle her vilayette kurduğu okullar, hastaneler, demiryolları, Düyûn-u Umûmiye ile devleti ekonomik darboğazdan kurtarışı, daima savaştan kaçınan dâhice denge siyasetiyle tarihe adını yazdırdı.

Cevdet Bey, Saray koridorlarındaki o karanlık günleri hatırladı. O, kaderine razı olan, borçlu çıkan Devleti’ni borçsuz hale getiren, ama hıyanete ve nankörlüğe en acı şekilde uğrayan Yıldız’ın Yalnız Hakanı’nın sessiz sadakatiydi. O, sadece bir Padişah değil, bir devrin onurlu vicdanıydı.