Ekim ayının o öğleden sonrasında, Bolu’nun göğü kurşuni bir battaniye gibi şehrin üstüne çökmüş, yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Islak asfalt, yüklü bulutları aynalar gibi geri yansıtıyor; sokak lambalarının ışığı su birikintilerinde titrek halkalar çiziyordu. Siyah, lüks bir araba ana caddede ağır ağır kayarken lastikler sırılsıklam zeminde fısıldıyordu. İçeride, Can Tekin pencerenin dışına belli belirsiz bir gülümsemeyle bakıp İtalyan kravatının düğümünü düzeltti. Bu şehre son gelişinin üzerinden neredeyse üç yıl geçmişti. Onu büyüten bu topraklara adım atmayalı, mütevazı evlerin pencerelerinden sızan taze kahve kokusunu duymayalı, hafızasının bir kıvrımında hâlâ yaşayan o yerel şiveyi işitmeyeli üç yıl dolmuştu. Şoför köşedeki fırının önünden geçerken yavaşladı; Can solgun cepheyi tanıdı. On yaşındayken tepsiden henüz çıkmış sıcak poğaçaları aşırdığı zamankiyle aynı sarı boyaydı. Kalbi hızlandı, dudaklarında kendiliğinden bir gülümseme belirdi. Gergindi—bunu kabul etmeliydi. Gergin ve aynı zamanda heyecanlıydı. Haftalardır planladığı bu sürpriz ziyarette annesinin kapıyı açıp onu kollarını açmış halde karşısında bulduğundaki yüz ifadesini görmek istiyordu. Babasına sarılıp giysilerine sinmiş o zeytinyağlı sabunun tanıdık kokusunu yeniden duymak istiyordu.

Son köşeyi döndüklerinde dünya durmuş gibi oldu. Anne babasının evi olması gereken yerin önündeki kaldırımda, delik bir muşambanın altında iki büzülmüş figür titriyordu. Su her yandan akıyor, etraflarında birikintiler oluşturuyordu. Can gördüklerine inanamayarak gözlerini kırpıştırdı. Bu bir hata olmalıydı; onlar olamazdı—orada değil, bu şekilde değil. Ama onlardı. Araba daha durmadan kapıyı açıp dışarı fırladı. Pahalı giysileri saniyeler içinde sırılsıklam oldu, fark etmedi. Kaldırımda koştu; kalbi göğsünden fırlayacak gibiydi. “Anne, baba—burada ne oluyor?” Kadın yavaşça yüzünü kaldırdı. Beyaz saçları kırışık alnına yapışmıştı; gözleri ağlamaktan çukurlaşmış ve kızarmıştı. Bu Ayşe Hanım’dı. Yanında, dünyanın yükünü sırtlanmış gibi eğilmiş Ahmet Bey duruyordu; elleri fırtınadan korumaya çalıştığı muşambayı zor tutuyordu. “Can, oğlum…” Ayşe Hanım’ın sesi zayıftı, neredeyse bir fısıltı. “Geri döndün.” “Elbette döndüm anne. Ama bu yağmurun altında burada ne yapıyorsunuz? Ev nerede? Neden içeride değilsiniz?” Ahmet Bey başını öne eğdi, oğlunun bakışlarından kaçındı; utanç, yorgun yüzünün her kasına ağırlık yapıyordu. Ayşe Hanım konuşmaya çalıştı, sesi kısıldı, boğuk bir hıçkırık çıktı: “Artık burada yaşamıyoruz oğlum.” Babanın sözleri öylesine derin bir üzüntüyle yüklüydü ki Can ayaklarının altındaki zeminin çekildiğini hissetti. “Nasıl yani? Bu ev sizin. Bu evi ben aldım, peşin ödedim. Tapusu var, her şey kayıtlı.” “Artık bizim olmadığını söylediler oğlum,” dedi Ayşe Hanım. Gözyaşları yüzünden akan yağmura karışıyordu. “Bizi dışarı attılar. Elinde kâğıtlarla bir memur geldi; evin satıldığını, çıkmamız gerektiğini söyledi. Eşyalarımızı doğru düzgün toplamamıza bile fırsat vermediler.”

Can arkalarındaki eve baktı. Pencereler eski tahtalarla kapatılmış, kapı yeni ve parlak bir asma kilitle kilitlenmişti. Küçük bir tabela çakılmıştı: “Özel mülk—girilemez.” Bacakları titredi. Kendi parasıyla aldığı, anne babasının üzerine yaptığı bir ev nasıl satılabilirdi? İmkansızdı. Bir hata, bir dolandırıcılık olmalıydı. “Ne zamandır dışarıdasınız?” “Üç gündür,” diye cevapladı Ahmet Bey, boğuk bir sesle. “Hatice Hanım’ın evinde kalmayı denedik ama onun da durumu zor. Sonra sokakta beklemeye başladık; belki biri yardıma gelir diye.” Üç gün. Anne babası üç gündür sokaktaydı; yağmurun altında. O İstanbul’da önemli toplantılarda, iş yemeklerinde, yönetici partilerindeyken… Midesi bulandı; suçluluk göğsüne bir yumruk gibi indi. “Hemen buradan gidiyoruz,” dedi. Ceketini çıkarıp annesinin titreyen omuzlarına koydu. “Arabaya bineceksiniz.” Şoföre döndü: “Isıtmayı açın çabuk.” İkisinin de kalkmasına yardım etti. Uzun süre rahatsız pozisyonda kalmaktan bedenleri sertleşmiş, incinmişti; Ayşe Hanım doğru düzgün yürüyemiyordu, Can onu belinden tutup taşıdı. Ne kadar zayıfladığını hissetti—kemikleri, ıslak giysilerin altından belli oluyordu.

Otel odasında ağır bir sessizlik vardı. Ahmet Bey kendi ellerine bakıyor, Ayşe Hanım sessizce ağlıyordu. Can öfkeyle titreyen parmaklarıyla telefonunu çıkarıp avukatının numarasını tuşladı. “Murat, acil. Bolu’da anne babam için aldığım ev satılmış. Ben hiçbir şeye onay vermedim. Bunu kimin, nasıl yaptığını ve anne babamın ne hakla evden atıldığını öğrenmek istiyorum. Yarın cevap istiyorum. Cumartesi olması umurumda değil. Bu öncelik.” Telefonu kapattığında yağmur sanki dışarıdan değil, içinden yağmaya başladı: soğuk bir suçluluk, pişmanlık ve cevapsız soruların sağanağı. İşlerin bu noktaya gelmesine nasıl izin vermişti? Ne zaman her pazar aramayı bırakmıştı? Onlarla en son ne zaman gerçekten konuşmuştu—sadece WhatsApp’tan kısa bir mesaj atmamıştı? “Nereye gitmek istersiniz?” diye sordu sesini sabit tutarak. Ayşe Hanım kararsızca kocasına baktı. “Bilmiyoruz oğlum. Gidecek yerimiz kalmadı.” “O zaman benimle kalacaksınız. Yakında bir otel ayarladım. Üstümüzü değiştirip sıcak bir şeyler yiyeceğiz; yarın her şeyi çözeceğim.”

En yakın otel on beş dakika mesafedeydi. Can iki büyük yataklı, jakuzili en iyi odayı istedi. Anne babasının içeri girmesine yardım edip sıcak duşu açtı; onlar banyo yaparken temiz kıyafet, sıcak yemek, çay ve fazladan battaniye istedi. Nihayet beyaz bornozlarıyla, temiz ve kuru çıktıklarında kalbi yeniden sıkıştı. O bornozların içinde o kadar kırılgan ve küçük görünüyorlardı ki… Onlara gerçekten bakmayalı, zamanın o çok sevdiği yüzleri nasıl çizdiğini fark etmeyeli ne kadar olmuştu? “Buraya oturun, bir şeyler yiyelim.” Ayşe Hanım yatağın kenarına oturdu; elleri hâlâ titriyordu. Can’ın uzattığı çay fincanını aldı, yudumladıkça sanki içine biraz hayat geri dönüyordu. Ahmet Bey sessizce yemeğini yedi; gözleri tabağına sabitlenmişti. Babasının utandığını, kendini bir yük gibi hissettiğini biliyordu Can—bu her şeyden çok acıtıyordu. “Baba, anne… Bana her şeyi anlatın. Ne zaman oldu? Kim geldi? Size tam olarak ne söylediler?” Ayşe Hanım derin bir nefes alıp bornozunu düzeltti. Sesi artık daha keskin ama hâlâ bitmeyen bir hüzün tonunu taşıyordu: “Bir hafta önceydi. Sabah erkendi. Baban kahvesini bitirmişti. Kapı sertçe çalındı—izinsiz, içeri girmeyi talep eden o vuruş. Açtım; takım elbiseli bir adam, elinde kâğıtlar ve arkasında iki güvenlik vardı. İcra memuru olduğunu, tahliye emri bulunduğunu, evin satıldığını ve çıkmak için 48 saatimiz olduğunu söyledi.” Can yumruklarını sıktı. “Ama ev sizin üzerinize! Belgeleri ben götürdüm, noterde her şeyi imzaladık.” “Biz de anlamadık,” dedi Ahmet Bey. “Adam kâğıtları gösterdi: noter mührü, imza, her şey… ‘İstersek avukat bulabileceğimizi ama yine de çıkmak zorunda kalacağımızı’ söyledi. Yeni sahibi hafta sonu gelecekti.” “Yeni sahibi kim?” Can’ın sesi keskinleşti. Anne babası birbirine baktı—sakladıkları bir bilgi vardı, ama ne? Can ısrar etti: “Evi kim satın aldı?” Ayşe Hanım ağzını açtı; tam o anda Can’ın telefonu çaldı. Arayan Murat’tı. Can kalbi hızla çarparak telefonu açtı, anne babasını daha fazla endişelendirmemek için koridora çıktı. “Murat, bir şey bulabildin mi?” Avukat derin bir nefes aldı: “Can, bunu duymak için oturman gerekecek. Durum sandığımızdan karmaşık.” “Ne kadar?” “Ev yasal olarak satılmış. Noter tasdikli vekaletname var; her şey usulüne uygun. Sorun… satışı kimin yaptığı?” “Kim?” “Selin yaptı. Evi karın sattı.”

Dünya durdu. Can, yanlış duyduğunu, telefonda bir sorun olduğunu düşündü. Selin—her gece yanında uyuyan, işe gitmeden önce onu öpen, “Her gün seni seviyorum” diyen kadın. O Selin, anne babasının evini satmıştı. “İmkansız,” dedi fısıltıya yakın. “Selin’in ev için vekaletnamesi yok. Ona bunu asla vermedim.” “Ama şirketin vekaletnamesini vermiştin, hatırlıyor musun? İki yıl önce Şanghay’a giderken. O vekaletname çok geniş yetkiler içeriyordu; ailenin mal varlığı yönetimi de dahil. Teknik olarak bu işlemi yapma yetkisi vardı.” Can duvara yaslandı; bacakları boşaldı. O günü iyi hatırlıyordu: acele, koşuşturma, önemli bir anlaşma… Selin “yardım etmeyi” teklif etmiş, “ona güvenebileceğini” söylemişti; o da güvenmiş, kağıtları doğru dürüst okumadan imzalamıştı. “Kime satmış?” “Bir emlak yatırım şirketine. Para ikinizin ortak hesabına yatırılmış; muhtemelen çoktan başka bir yere aktarmıştır.” “Ne kadar?” “200.000 lira.” Mülkün gerçek değerinin çok altında. Can’ın boğazından sıcak lav gibi bir öfke yükseldi. En az 500.000 liralık evi neredeyse bedavaya vermişti—ve bunu yapmak için anne babasının başının üstündeki çatıyı almıştı. Murat’ın sesi ciddileşti: “Bir şey daha: Evi alan şirket paravan. Ortaklarını araştırdım; birinin Selin’le bağlantısı var. Bir arkadaşının kardeşi; daha önce şüpheli işlemlere karışmış.” Can’ın kanı dondu. Bu sadece bir satış değil, bir tezgâhtı. Selin planlamış, güvenini kullanmış, para çıkarmak için durum yaratmış ve üstüne anne babasını evden kovmuştu. “Neden?” diye uğuldadı içinden. Şirket iyi durumdaydı; birikimleri vardı. Hiç mantıklı değildi. “Murat,” dedi, sesi kararlı, “bu satışı geri almak için her şeyi hazırlamanı istiyorum. Dava, soruşturma—her şeyi. Anne babam bir gün daha sokakta kalmayacak.” “Hallediyorum Can. Ama bir an önce Selin’le yüzleşmen gerek.”

Otel koridorunda olduğu yerde kaldı. Nasıl bu kadar kör olabilmişti? Selin’in anne babayı ziyaret etmemesi için ısrar ettiği günleri düşündü; “iyi olduklarını, endişeye gerek olmadığını” söylediği anları… Ayşe Hanım’ın aradığında “hep meşgul” olmasını, anne babasının “geri kafalı” ve “farklı bir dünyada yaşadıkları” üzerine ince, küçültücü yorumları… Yüzündeki ifadeyi kontrol ederek odaya döndü. Ayşe Hanım ve Ahmet Bey yan yana, el ele, umut ve korku karışımı gözlerle ona bakıyordu. “Evi kimin sattığını öğrendim,” dedi sandalyeye oturup. “Selin. Karım.” Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Ayşe Hanım elini ağzına götürdü; gözleri fal taşı gibi açıldı. Ahmet Bey başını yavaşça salladı—sanki zaten bildiği şeyin doğrulanması gibiydi. “Şüpheleniyorduk oğlum,” dedi babası yorgun bir sesle. “Bizden hiç hoşlanmadı, değil mi? Ne zaman buraya getirsen gözlerindeki o ifadeyi görüyordun—rahatsız, bir an önce gitmek isteyen biri.” Can boğazının düğümlendiğini hissetti. Doğruydu; defalarca görmüştü o rahatsızlığı ama bahaneler bulmuş, “taşra sadeliğine alışmadığını, zamanla alışacağını” söyleyerek kendini ikna etmişti. “Ama neden?” dedi. “Paraya ihtiyacımız yoktu. Şirket iyiydi.” Ayşe Hanım kocasının elini sıktı: “Oğlum, biz senin hayatına hiç karışmadık; seçimlerine hep saygı duyduk. Ama sana anlatmaya cesaret edemediğimiz bir şey var: Selin evi daha önce de satmaya çalıştı.” Can irkildi. “Altı ay önce buraya bir emlakçıyla geldi. Evi değerlendirmesini istediğini, parayı başka bir şeye yatırmayı düşündüğünüzü söyledi. Bize garip geldi; seni aradık. Ama telefonu hep o açtı; toplantıda olduğunu, sonra açıklayacağını söyledi. Ve sen hiç geri aramadın.” Can ellerini yüzüne kapattı; suçluluk göğsünü ezdi. Kaç kez onunla konuşmak istemişlerdi, o ise dikkatini vermemişti? Kaç kez Selin’in sözüne körü körüne güvenmiş, kontrol etme zahmetine bile girmemişti? “Neden ısrar etmediniz?” “Çünkü çok mutlu görünüyordun oğlum,” dedi Ayşe Hanım. “Hayatında bir yük olmak istemedik. Başarını engellemek istemedik.” Can’ın sesi boğuklaştı: “En önemli şey sizsiniz. Her zaman sizdiniz. Aptallık ettim; işin, paranın, başarının başımı döndürmesine izin verdim. Nereden geldiğimi, beni kimin büyüttüğünü unuttum.” Ahmet Bey gözleri dolu bakarak, “Senden hiç şüphe etmedik,” dedi. “Evden atıldığımızda, yağmurun altında kaldığımızda bile ‘Oğlumuz geri döner, her şeyi çözer; yalnızca yolda biraz kayboldu’ dedik.” Bu sözler Can’ın kalbine hançer gibi saplandı. Ayağa kalkıp anne babasına sarıldı ve çocukluğundan beri ağlamadığı kadar ağladı—araya koyduğu mesafe, yanıtlanmamış çağrılar, ertelenen ziyaretler ve yanlış yere duyulan güven için… “Her şeyi düzelteceğim,” dedi. “Evinizi geri alacağım. Selin’e dava açacağım. Bu kez her şeyi doğru yapacağım; sizinle daha fazla zaman geçireceğim. Büyüttüğünüz evlat olmaya geri döneceğim.” Ayşe Hanım oğlunun yüzünü okşayıp gözyaşlarını sildi: “Biz sadece seni istiyoruz oğlum. Ev yeniden yapılır, eşya alınır; ama evlat tektir. O kadının seni de mahvetmesine izin verme.” “İzin vermeyeceğim anne. Söz.”

Yağmur dinmiş, gökyüzü bulutların arasından mavi parçaları göstermeye başlamıştı. Can, Selin’i aramak için ertesi sabaha kadar bekledi—düşüncelerini toplamak, içindeki öfkeyi kontrol etmek için zamana ihtiyacı vardı. Sabaha karşı balkonda, yavaşça uyanan şehre bakarken numarayı çevirdi. Selin üçüncü çalmada açtı: “Can aşkım, neredesin? Erken çıkmışsın; bana bir öpücük bile vermemişsin. Seni özledim.” O eski tatlı ses şimdi sahte, boş geliyordu. “Bolu’dayım Selin. Annemin şehrindeyim.” Hatta kısa bir duraksama. “Ne sürpriz… Orada her şey yolunda mı?” “Hayır. Anne babamı sokakta, yağmurun altında buldum. Bunu nasıl açıklayacaksın?” Sessizlik. “Can, telefonda anlatamam. İstanbul’a dön; konuşuruz. Her şeyi bizim iyiliğimiz için yaptığımı anlayacaksın.” “Bizim iyiliğimiz mi? Anne babamın evini sattın; iki yaşlı insanı sokağa attın.” Sesi keskinleşti: “Sen hiç anlamadın Can. O ev bir yük olmaya başlamıştı. Anne baban sürekli arıyordu; hep bir şeye ihtiyaçları vardı. Hep bir sorunları vardı. Büyümemizi engelliyordu.” “Ne fırsatı Selin?” “Evi satın alan yatırım şirketi benim. Paramızı katlamanın yolu. Seni korumaya çalışıyordum.” “Yük mü? Annemle babam yük mü?” “Öyle demek istemedim. Ama kabul et—annen hasta diye kaç seyahati iptal ettin? Baban yardım istedi diye kaç toplantıyı kaçırdın? Ben seni tüm bunlardan kurtarmaya çalışıyordum.” Can’ın içi bulandı. Bu kurtuluş değil, bencilliğin özen ve endişe kılığına girmiş hâliydi. “Gerçekten anne babamı evden kovduğun için teşekkür etmem gerektiğini mi düşünüyorsun?” “Dramatik davranıyorsun. Kovulmadılar, yerleri değiştirildi. Onlara başka bir yer bulmaları için yardım bile teklif ettim. Ama reddettiler.” “O zaman neden sokaktaydılar?” “Çünkü gururlular—özellikle baban, benim paramı kabul etmek istemedi.” “Anneme hep farklı baktın,” dedi Can. “Sanki yeterince iyi değilmiş gibi.” “Onlar başka bir dünyadan,” dedi Selin soğukça. “Bizim yaşam tarzımıza uymayan bir dünya.” Can parmaklarını sıkıp beyazlatırken son darbeyi indirdi: “Para nerede?” “Yüksek getirili fonlara yatırıldı. Bir yıl içinde ikiye katlanacak.” “İkiye katlanmasını istemiyorum. Geri istiyorum. Evi de. Avukatım her şeyi hallediyor. Vekaletnameyi kötüye kullandın; bu zimmete geçirmedir.” “Beni tehdit mi ediyorsun? Kendi karını?” “Bu bir tehdit değil; sonuç. Bir suç işledin.” “Can, yapma. İmajımızı düşün. Şirket…” “Biz yok artık.” “Şirketi kuran bendim,” dedi Can. “Ben çalıştım. Sen yalnızca dalgaya bindin.” Selin kuru bir kahkaha attı: “Nihayet dünyanın nasıl işlediğini anlıyorsun. Saf aşk yok; herkes birinden bir şey ister. Ben statü istedim, sen de yatırımcıları etkilemek için güzel ve akıllı bir eş.” “Ben sana gerçekten aşıktım,” dedi Can. “Sana güveniyordum.” “Safmışsın hâlâ. Hakim, ‘başarılı bir iş adamı’ karısının finansal hamlelerini bilmediğine inanacak mı? Vekaletnameyi sen imzaladın. Yaptığım her şey yasal… ahlaksız olabilir, ama kanıtlayacağım.” “İyi şanslar. Sen basına anlatırken ben de anlatacağım.” “Beni test etme,” dedi Selin; ve telefonu kapattı.

Can odasına döndüğünde Ayşe Hanım pencere yanında oturmuş sokakları izliyordu. “Konuşabildin mi?” “Konuşabildim; sandığımdan daha kötü. Pişman değil anne—vicdan yok.” Ayşe Hanım yanına oturup derin iç çekti: “Oğlum, bu dünyada bazı insanlar yamuk bir kalple doğar. Kasıtlı kötülük değil; bizim hissettiğimizi hissedemezler. Onlar için her şey iştir, hesaptır. Aşkı, aileyi anlamazlar. Ve onlarla bir araya geldiğimizde acı çekeriz. Ama şimdi net görüyorsun; önemli olan bu.”

Can, evin yasal durumunu çözmek için Bolu’da kalmaya karar verdi. Şehir merkezine yakın küçük bir daire kiraladı—basit ama rahat. İstanbul’un koşuşturmacasından sonra, trafik gürültüsü olmadan uyanmak, dağlara bakarak kahvaltı etmek, pencereden kuş cıvıltılarını duymak… garipti ama iyi geldi. Yıllardır ilk kez kendini gerçekten evinde hissetti. Ayşe Hanım her gün erken kalkıp eskisi gibi kahvaltı hazırlıyordu: ev yapımı poğaçalar, mısır unlu kek. Ahmet Bey balkonda gazeteyi okuyor, sakin ve bilge tavrıyla haberleri yorumluyordu. Akşamları üçü birlikte yemek yiyor, geçmişten, güzel anılardan ve geleceğin planlarından konuşuyorlardı.

Bir akşam Ayşe Hanım o zor soruyu sordu: “Şimdi ne olacak oğlum? İstanbul’a dönecek misin? Şirkete devam edecek misin?” Can çatalını bırakıp düşündü. Gerçek şu ki bilmiyordu. İstanbul’da inşa ettiği her şey şimdi lekelenmişti; Selin’in yalanlarıyla kirlenmişti. Oraya dönmek, görünüşlerin dünyasına, boş toplantılara, yalnızca para ve statüyü önemseyen insanlara dönmek demekti. “Bilmiyorum anne. Belki her şeyi en baştan yanlış kurdum. Gerçekten önemli olmayan şeylerin peşinden koştum.” Ahmet Bey elini omzuna koydu: “Her şeyi yanlış kurmadın evlat. Yolda yönünü kaybettin—ama şimdi yeniden buldun. Bu, dünyadaki her paradan değerli.” “Ama şirket… bana güvenen çalışanlar, sözleşmeler… öylece bırakamam.” “Bırakman gerekmiyor,” dedi Ayşe Hanım. “Ama yeniden düşünmen gerekiyor. Gerçekten neyin önemli olduğuna karar vermen lazım. Mutluluk olmadan başarı—sadece güzel bir hapishane.”

O gece bu sözlerle uyudu ve ertesi sabah kararını verdi. Avukat Murat’ı arayıp şirkette olağanüstü toplantı talep etti. Üç gün sonra İstanbul’a döndüğünde yalnız değildi; Ayşe Hanım ve Ahmet Bey de yanındaydı. Daireye vardıklarında, mermer dolu giriş holü, aynalı ve müzikli asansör, tüm şehrin ayaklarının altına serildiği devasa salon—anne babasının gözlerindeki şaşkınlığı izledi. “Vay oğlum,” diye fısıldadı Ayşe Hanım, “Bulutların üzerinde yaşıyormuşsun.” “Yaşıyordum anne,” dedi Can, “ama sanırım yerden bu kadar uzakta olmaktan yoruldum.”

Şirketteki toplantı baştan gergindi. Selin masanın ucunda, kusursuz bir tayyör ve zerre pişmanlık taşımayan o soğuk ifadeyle oturuyordu. Ortaklar kafaları karışık halde birbirlerine bakıyorlardı; toplantının nedeni hakkında tam gizlilik istenmişti. Can ayağa kalktı: “Günaydın. Bu toplantıyı son anda istedim—teşekkür ederim. Söyleyeceklerim önemli; şirketin gidişatını değiştirecek.” Selin kollarını kavuşturup kaşını kaldırdı: “Bu gerçekten gerekli mi? Özel olarak çözemez miydik?” “Hayır, Selin. Burada, herkesin önünde söylenmesi gerekiyor. Çünkü bu, onların bana duyduğu güveni ilgilendiriyor. Ben kandırıldıysam, onların da kandırılmasına izin vermem.” Odaya bir mırıltı yayıldı. Can derin bir nefes aldı: “Son günlerde, aynı zamanda şirketin küçük ortağı olan karımın—iki yıl önce ona verdiğim vekaletnameyi kullanarak—bir dolandırıcılık yaptığını öğrendim. Annemin babamın evini yasa dışı olarak sattı; iki yaşlı insanı sokağa attı; parayı paravan bir şirkete aktardı.” Sessizlik sağır ediciydi. Gözler Selin’e döndü; o ise ifadesiz kaldı. “Bu saçmalık,” dedi fazla sakin bir sesle. “Can zor bir dönemden geçiyor; duygusal olarak sarsılmış. Bu suçlamalar yanlış anlaşılmanın ürünü.” “Yanlış anlaşılma değil,” dedi Can. “Kanıtlarım var: belgeler, banka kayıtları, ifadeler. Suç duyurusunda bulundum; polis yakında seninle konuşacak.” Selin’in soğukkanlılık maskesi çatladı; gözleri öfkeyle parladı. “Ne yaptığını bilmiyorsun Can. Sadece seni yavaşlatan iki yaşlı yüzünden inşa ettiğimiz her şeyi mahvediyorsun.” “Ne dediğine dikkat et,” dedi Can alçak ama tehlikeli bir tonla. “Annemle babamdan bahsediyorsun—beni büyüten, bana dürüstlük ve karakteri öğreten insanlardan. Senin açıkça hiç öğrenmediğin iki şey.”

Ortaklardan Hasan elini kaldırdı: “Can, bu şirket için ne anlama geliyor? Biz de karıştık mı?” “Hayır Hasan,” dedi Can. “Bu benimle Selin arasında kişisel bir mesele; ama küçük de olsa ortak olduğu için bazı kararlar almamız gerek. Onun hissesini satın almak istiyorum. Bu işin tamamen dışında kalmasını istiyorum.” Selin masaya vurdu: “Beni kovamazsın—yasal ortağım, haklarım var.” Murat araya girdi: “Vardı. Dolaylı olarak şirketle bağlantılı kaynakları kötüye kullanınca hissedar sözleşmesini ihlal ettin; etik davranışla ilgili özel madde var. Can’ın çıkışını istemeye tam hakkı var.” Selin destek arayarak diğer ortaklara baktı ama hepsi bakışlarını kaçırdı. İtibar her şeydi; kimse suç işlemiş biriyle ilişkilendirilmek istemiyordu. “Ona mı inanacaksınız?” diye denedi. Hasan kararlıydı: “Asılsız değil. Ve dürüst olmak gerekirse, senin hep fazla hırslı olduğunu düşünmüştüm. Şimdi görüyorum; bu yalnızca hırs değil, aynı zamanda karaktersizlik.” Selin hızla sandalyeden kalkıp kapıya yürüdü; çıkmadan önce son kez Can’a döndü: “Bundan pişman olacaksın. Ben senin anne baban gibi zayıf değilim; aşağılanmayı kabul etmeyeceğim.” Can sakin kaldı: “Kimse seni aşağılamıyor. Sadece kendi seçimlerinin sonucunu yaşıyorsun.” Kapı çarparak kapandı.

İki ay geçti. Selin şirketteki hissesinin satışını imzalamış, ancak zimmete para geçirme suçundan ceza davasıyla karşı karşıya kalmıştı. Can, vekaletnamenin kötü niyetli kullanımını kanıtlayarak anne babasının evinin satışını mahkeme yoluyla geri çevirmiş; paravan şirket evi iade etmek ve parayı geri vermek zorunda kalmıştı. Ama evi geri almak, zaferin yalnızca yarısıydı. Asıl zorluk, kaybedilen zamanı geri kazanmak ve anne babasıyla gerçek, derin bir bağ kurmaktı. Can herkesi şaşırtacak bir karar aldı: İstanbul’da kalıp Bolu’yu arada bir ziyaret etmek yerine, iki yerde yaşamaya başladı. Bir hafta İstanbul’da şirketle ilgileniyor; bir hafta Bolu’da anne babasıyla kalıyordu. Yorucuydu, ama her kilometreye değiyordu.

Bolu’daki evde tam bir tadilat yaptı. Selin’in sevdiği gösterişli mermerler, pahalı avizeler değil; basit, sevgiyle yapılmış dokunuşlar… Duvarlar neşeli renklere boyandı, akan çatı değiştirildi, banyolar anne baba için erişilebilir hale getirildi, bahçeye çiçekler ekildi. Çocukluk odasını bir ofise dönüştürdü; iyi bir masa, yüksek hızlı internet… Böylece Bolu’dayken de işten kopmuyor; hem şirketi hem ailesini aynı anda gözetebiliyordu.

Bu haftalardan birinde, bahçede babasına çiti onarmada yardım ederken komşu Hatice Hanım pencereden seslendi: “Can oğlum, bir dakikan var mı?” “Elbette Hatice Hanım, buyurun.” “Oğlan Yusuf—Ankara’da yaşayan—bir iş fikri var. Butik fırın açmak istiyor; ama sermayesi yok, bankalar teminat istemeye başladı. Sen bir bakar mısın? Para istemiyorum; sadece yol göster.” Can gülümsedi: “Yarın gelsin.” Ertesi gün Yusuf, not defteriyle ve gözlerinde o tanıdık pırıltıyla geldi. Saatlerce konuştular; Can sorular sordu, önerilerde bulundu, iş planını geliştirmesine yardımcı oldu ve sonunda kendisini bile şaşırtan bir teklif sundu: “Sana melek yatırımcı olayım. Şirket sende, kontrol sende; ben başlangıç sermayesini koyarım ve danışmanlık yaparım.” Yusuf donakaldı: “Benim için bunu yapar mısın? Daha doğru düzgün tanımıyorsun.” “Anneni tanıyorum,” dedi Can, “ve gözlerindeki pırıltıyı. Bu, yaptığı işe gerçekten inanan birinin pırıltısı. Beni buraya getiren de oydu. Başkalarının hayallerine yardım etmek istiyorum.” Üç ay sonra Yusuf fırını açtı; büyük başarı yakaladı. İnsanlar butik ekmekleri tatmak için başka şehirlerden geliyordu. Bolu ve çevresinde “küçük işletmelere yatırım yapan” Can duyuldukça, fikirleri olan insanlar onu aramaya başladı: ihtiyaç sahibi çocuklar için etüt merkezi açmak isteyen Meryem; eski otomobillerin restorasyonunda tamirhane kurmak isteyen Kadir; internetten el yapımı kıyafet satacak terzi kooperatifi hayal eden Bahar… Can hepsine, sadaka değil, potansiyel gördüğü için, samimiyet ve emek gördüğü için yatırım yaptı. Kim bilir—Belki bu kez, büyük sözleşmelerin, yükselen rakamların, yeni lüks arabaların verdiği o yapay mutluluk yerine gerçek bir şey için çalışıyordu. İnsanların hayallerinin gerçeğe dönüşmesini izlemenin, kendisinden daha büyük bir şeyin parçası olmanın mutluluğu.

Ayşe Hanım oğlundaki değişimi fark ediyordu: daha çok gülüyor, daha iyi uyuyor, büyütülen o neşeli ve hayalperest çocuğun ışığı geri dönüyordu. Bir akşam balkonda kahvelerini içerken, “Değiştin oğlum,” dedi. “Daha hafifsin. Sanki sırtından bir yük kalkmış.” Can içtenlikle başını salladı: “Değiştim. Baba, çocukken bana söylediğin bir şeyi sonunda anladım. İnşaat ustası olduğunu söylemekten utandığım o zaman var ya… Sen, ‘Bir adamın değeri parasında değil, kalbinde’ demiştin. Bunu anlamam yıllar aldı. Paranın, statünün, başkalarının onayının peşinde koşarken kendi kalbime bakmayı unuttum.” Ayşe Hanım elini tuttu: “Peki kalbin şimdi ne diyor?” “Farklı yapmak istiyorum. Başardıklarımı başkalarının hayallerini başarmasına yardım etmek için kullanmak istiyorum. Yalnız rakamları değil, insanları önemseyen bir yatırımcı olmak.” “Bunun adı var oğlum,” dedi annesi. “Miras.”

“Mirâs” kelimesi haftalarca Can’ın zihninde yankılandı: Dünyaya ne bırakmak istiyordu? Bir yığın para mı, dev şirketler mi—yoksa daha anlamlı bir şey mi? Dönüşmüş hayatlar, gerçekleşmiş hayaller, yaratılmış fırsatlar… Cevap kendiliğinden geldi. İç Anadolu’daki küçük girişimciler için özel bir yatırım fonu kurdu: “Kökler Fonu.” Anne babasına, kökenlerine—unuttuğu ve yeniden kucakladığı her şeye bir saygı duruşuydu. Amaç basitti: İyi fikirleri olan ama sermaye bulamayan insanlara yatırım yapmak; yalnızca para değil, mentorluk, bilgi ve çevre sunmak. Haber hızla yayıldı. Yerel gazeteler “taşraya dönen başarılı iş adamı” diye yazdı; televizyon programları onu davet etti. Can çoğunu reddetti—ilgi odağı olmak istemiyordu. Sadece işini yapmak, insanlara yardım etmek, anlamlı bir şey inşa etmek istiyordu.

Yatırım yaptığı işlerden birini ziyaret ederken Yusuf’un fırınında, yeni ekmekleri tadarken bir kadın içeri girdi: basit ve doğal bir güzellik, at kuyruğu yapılmış uzun saçlar ve yüzünü aydınlatan bir gülümseme. “Günaydın, siparişimi almaya geldim.” Yusuf büyük bir kutu hazırlarken, “Zeynep öğretmen,” diye açıkladı. “Okula götürmek için her gün ekmek alır; çocuklar bayılıyor.” Can elini uzattı: “Can Tekin.” Kadın gülümsedi: “Zeynep Ferreyra. Memnun oldum. Siz herkesin konuştuğu yatırımcısınız, değil mi—Bolu’yu değiştiren adam?” Can mahcup güldü: “Bir şey değiştirdiğimi sanmıyorum. Sadece yardım etmeye çalışıyorum.” “Yardım etmek zaten değiştirmektir,” dedi Zeynep. “İnanın bana, siz döndüğünüzden beri topluluk değişti. İnsanlar yeniden hayal kuruyor.” Okuldan, taşrada eğitimin zorluklarından, çocukların umutlarını çoğaltma hayallerinden konuştular. Zeynep’in çocuklardan söz ederken gözlerinin parlayışı, Can’ı etkiledi. Samimiydi, gerçekti—gizli çıkarlar, maskeler yoktu.

Altı ay geçmişti—Ayşe ve Ahmet’i yağmur altında bulduğu günden bu yana. İstanbul’daki şirket iyi işlemeye devam ediyor, ama artık farklı bir yapıyla: Can günlük operasyonlar için güvendiği bir genel müdür işe almış, böylece aileye ve amaç odaklı projelere zaman ayırabiliyordu. Kökler Fonu Bolu bölgesinde on beş küçük işletmeye yatırım yapmıştı; her biri istihdam yaratıyor, yerel ekonomiyi canlandırıyordu. Can’ı en çok gururlandıran rakamlar değil, hikâyelerdi: Meryem’in etüt merkezi elliden fazla çocuğun notlarını yükseltmiş; Kadir’in tamirhanesi referans hâline gelmiş; Bahar’ın kooperatifi tüm Türkiye’ye satış yapar olmuş. Ve Zeynep… Dostluk, sonra daha fazlası. Selin’le yaşadığından farklıydı: oyun yok, maske yok, gizli hesap yok—basit, hafif ve gerçek. Zeynep yağmurun sesine, taze kahvenin kokusuna ve birlikte olmanın verdiği rahat sessizliğe yeniden değer vermeyi öğretiyordu. Ayşe Hanım Zeynep’e bayılıyor, oğluna bakışında incelik ve samimiyet görüyordu; Ahmet Bey, “Kendi ışığı var,” diyordu—parlamak için spotlara ihtiyaç duymayan bir ışık.

Beklenmeyen açıklama bir pazar öğleden sonra geldi. Aile, Bolu’daki evin salonunda toplanmıştı: Can, anne babası, Zeynep ve bazı komşular—Ayşe Hanım’ın doğum gününü kutluyorlardı. Mısır unlu kek, taze demlenmiş kahve, aynı anda gülüp konuşan insanların tatlı karmaşası… Kapı çaldı. Can açtığında donakaldı: Gelen Selin’di. Farklı görünüyordu—daha zayıf, gözlerinin altında halkalar; kusursuz makyaj ve pahalı tasarımlar yoktu, basit bir kot ve beyaz bluz. Saçları dağınık topuz; gözlerinde, Can onu tanıdığından beri ilk kez yaş. “Burada olmaya hakkım yok biliyorum,” dedi titreyerek. “Bu kapıyı yüzüme kapatmak için her türlü nedenin var. Ama gelmem gerekiyordu; ne kadar üzgün olduğumu söylemem gerekiyordu.” Can arkasında beliren Ayşe Hanım ve Ahmet Bey’i, Zeynep’in omzuna koyduğu elini hissetti—sessiz bir destek. Selin zorlukla yutkundu: “Bu son aylar hayatımın en kötü aylarıydı. Her şeyi kaybettim: şirketi, itibarı, ‘önemli’ sandığım her şeyi. Ve en kötüsü? Bunların aslında hiç önemli olmadığını fark etmek. Bir yalan içinde yaşıyordum; tek motivasyonum açgözlülük ve kibirdi. Bu süreçte bana gerçekten iyi davranan tek insanları incittim.” Ayşe ve Ahmet’e baktı: “Affı hak etmiyorum; yaptığım affedilemez. Ama bu suçu ömrüm boyunca taşıyacağım. Her gün iki yaşlı insanı sokağa attığımı hatırlayarak uyanıyorum; bu beni içten içe mahvediyor.” Ahmet Bey bir adım öne çıktı: “Neden yaptın kızım? Biz sana ne kötülük yaptık?” “Siz hiçbir şey yapmadınız,” dedi Selin. “Hepsi bendim—açgözlülüğüm, hastalıklı hırsım. Can’ın sizinle zaman ve kaynak harcadığını düşünüyordum. Ama gerçek şu ki sizi kıskanıyordum: sahip olduğunuz sevgiyi, kurduğunuz aileyi, aranızdaki o mutluluğu. Ben buna hiç sahip olamadım. Annemle babam hep mesafeliydi, soğuktu. ‘Sevgi zayıflıktır, aşk manipülasyondur’ diye büyüdüm. Can’ın sizden uzaklaştığını görünce bunu teşvik ettim—yalnız kalırsa, sadece bana sahip olursa onu kontrol etmek daha kolay olur diye.” Bahçede oynayan çocuklar bile o itirafı dinlemek için durmuş gibiydi. “Sonra fark ettim: Uzakta olmasına rağmen kalbindeki gerçek öncelik sizdiniz. Bunu yok etmek istedim—mesele para değil, onun asla sahip olamayacağım şeyi elinden almaktı. Saf kötülüktü. Ve bununla yaşayacağım.”

Ayşe Hanım yavaş ilerledi, bir an durup baktı: “Hamilesin, değil mi?” Selin irkildi: “Nereden bildiniz?” “Bir anne, başka bir hamile kadını uzaktan tanır,” dedi Ayşe. “Kızım acı çekse bile farklı bir parıltı olur.” Selin elini karnına koydu; gözyaşları serbestçe akıyordu. “Hamileyim—üç aylık. Can’dan. Her şey olduktan sonra öğrendim. Bu yüzden geldim: benden ona dönmemi istemek için değil—bu asla olmayacak. Ama baba olacağını bilmeye hakkı var.” Ağır sessizlik. Can, Zeynep’e baktı; Zeynep başını sallayarak doğru olanı yapması için cesaret verdi. Anne babası, “Hayat nadiren basittir” diyen o bilge bakışla izliyordu. “İçeri gir,” dedi Can; kapıyı sonuna kadar açtı. “Konuşalım.”

Selin tereddüt etti; sonra içeri girdi. Ayşe Hanım’ın gösterdiği sandalyeye oturdu; Ahmet Bey’in uzattığı suyu kabul etti. O basit salonda, derinden incittiği insanların arasında her şeyi anlattı: aldığı terapiyi, kalan parasını Ayşe ve Ahmet’e tazminat olarak kullanışını, hayatını sıfırdan kurma çabasını… “Affetmenizi beklemiyorum,” diye bitirdi. “Hayatınızın parçası olmamı beklemiyorum. Ama izin verirseniz oğlum, büyükanne ve büyük babasını tanısın isterim. Benimle iletişim kurmak zorunda değilsiniz. Anlıyorum. Ama bu çocuk masum.” Yılların bilgelik yükünü taşıyan Ayşe Hanım yanıt verdi: “Çocuk nimettir kızım. Nereden geldiği, hangi koşulda doğduğu önemli değil. Her çocuk aileyi, kökleri, sevgiyi hak eder. Eğer gerçekten değiştiysen, daha iyi bir insan olmaya çalışıyorsan, bir şans verebiliriz—senin için değil, bu bebek için.” Can annesine şaşkınlıkla baktı: “Anne, emin misin?” Ayşe gülümsedi: “Oğlum, sana ‘ikinci şans’ı ben öğrettim. Savunduğumu uygulamamak iki yüzlülük olur. Herkes hata yapar; önemli olan ders alıp farklı yapmaya çalışmak.”

Aylar, ayarlamalar ve öğrenmelerle geçti. Selin sözünü tuttu: terapiye gitti, tazminatları ödedi, basit bir daireye taşındı, serbest danışman olarak çalışmaya başladı. Can mesafesini korudu ama bebekle ilgili konularda oradaydı. Zeynep, herkesi etkileyen bir cömertlikle kıskançlık göstermedi; o çocuğun Can’ın hayatının bir parçası olduğunu anlıyor ve Can’ı tüm hikâyesiyle seviyor, kabul ediyordu. Bebek doğduğunda, büyükbabasının anısına Ahmet adı verilen sağlıklı bir oğlan dünyaya geldi. Ayşe Hanım ve Ahmet Bey hastanedeydi; küçük Ahmet’i yalnızca büyükanne ve büyük babaların bildiği o sonsuz sevgiyle kucaklarına aldılar. Can, anne babasının yüzünde her şeye değen bir mutluluğu gördü.

Can’ın hikâyesi bölgede duyuldu—o istediği için değil, etkisini gizlemek imkansız olduğu için. Ülkenin dört bir yanından gazeteciler, “anne babasını sokakta bulan ve hayatını tamamen değiştiren iş adamı”nın öyküsünü anlatmak için geldi. Makaleler, belgeseller… Onu “kefaret ve dönüşüm” örneği olarak sundular. Can şöhrete kapılmadı; basit kaldı. Gerçekten önemli olana odaklandı: aile ve amaç. Her pazar, anne babasının evinde, yanında Zeynep ve kucağında küçük Ahmet ile öğle yemeği yiyordu. Ev, kahveye gelen komşular, tavsiye isteyen girişimciler, bahçede oynayan çocuklarla doluydu. O pazarlardan birinde etrafına bakıp tüm bunları gördüğünde, Can başarıyı nihayet anladı. Mesele bankadaki para değil; kaç lüks araba sürdüğün, kaç dergide göründüğün hiç değil. Başarı—sevdiğin ve seni seven insanlarla çevrili olmaktı; başkalarının hayallerini gerçekleştirmesine yardım etmekti; yastığa başını koyduğunda kalbinde huzur olmasıydı; aynaya baktığında gördüğün kişiyi sevmekti.

Verandanın köşesindeki sallanan sandalyede oturan Ahmet Bey oğlunu gururla izledi: “Yolunu buldun evlat.” Can gülümsedi: “Geç de olsa, buldum baba—sizin sayenizde. O gün sizi yağmurun altında bulmasaydım, kaybolmaya devam edecektim. O yağmur beni yıkadı; sahte olan her şeyden arındırdı ve beni eve geri getirdi.” Ayşe Hanım kucağında uyuyan torunun başını okşadı: “Sen hep evdeydin oğlum. Yalnızca evin neresi olduğunu fark etmen gerekiyordu. Ve ev bir yer değil; bir histir. Sevginin, gerçeğin, köklerin olduğu yerdir.” Can’ın bulduğu şey tam olarak buydu: kökler. Onu sağlam tutan, besleyen, ona gerçek anlamda büyümesi için güç veren kökler. Artık asla geride bırakmayacağı kökler.

Bazen kendimizi yeniden bulmak için kaybolur, kalkmayı öğrenmek için düşer, neyin gerçekten değerli olduğunu keşfetmek için her şeyi kaybederiz. Eğer bu hikâye, seni kendi köklerin, sevdiğin ve belki de ihmal ettiğin insanlar üzerine düşündürdüyse; amacına ulaşmıştır. Seni en çok hangi bölümün etkilediğini paylaş. Yeni hikâyeleri kaçırmamak için hatırlatıcılarını aç. Burada, her gününü değiştirmeye hazır yeni bir hikâye bekliyor. Ve unutma: Ev, bir adres değil—kalbinin doğrulduğu yerdir.