Zillet ve İhanet: 800 Yıllık Bir Hilafetin Son Nefesi ve Bir Sarayın Sessiz Laneti
Bağdat, Safer Ayı, H. 656 (M. 1258)
Benim adım İbrahim. Ömrümün büyük bir kısmını Dicle Nehri kıyısında, Bağdat’ın o görkemli sarayının gölgesinde bir Divan Katibi olarak geçirdim. Osmanlı sancağı altında nice nesil yaşadım, ama hafızamda öyle bir anı var ki, o anı hatırlamak, bütün hayatımı bir yemin gibi üzerime almaktır.
Anlatacaklarım, Bağdat’ın, o ilim ve hikmet şehrinin düşüşüdür. Bu bir ders kitabı bilgisi değil, bizzat o zamanlardan bize kadar ulaşan, kulaktan kulağa fısıldanan, kederle yoğrulmuş bir gerçektir.
O günleri anlatanlar, hep aynı şeyle başlar: Saraydaki fıskiyelerin sesi kesildiğinde…
Abbasi sarayı, yeryüzünde cennetin bir yansımasıydı. Altın yaldızlı salonlar, binlerce el yazması barındıran kütüphaneler, bilginin akıp durduğu çeşmeler… 13 Şubat 1258’de, Halife el-Mustasım’ın 36 yıllık saltanatının son günlerinde, o ihtişamlı fıskiyeler aniden sustu.
Su, bereketin ve hayatın sembolüydü. Suyun kesilmesi, yaklaşan felaketin sessiz çığlığıydı.
Zira saray duvarlarının hemen ötesinde, Moğol Ordusu adeta bir atlı denizi gibi ufuk çizgisini kapatmıştı. Bozkırın bağrından kopup gelen, felsefeden, kitaptan değil, sadece fetihten anlayan yüz binlerce savaşçı. Onlar, 8 asırlık bir medeniyeti silmek için gelmişlerdi.
Halife el-Mustasım… Ah, o kibrin ve yanılgının bedeli ne ağır oldu!
O, dünyanın kendiliğinden boyun eğeceğine inanan, zayıf karakterli bir hükümdardı. Etrafını, sadece duymak istediklerini fısıldayan dalkavuklarla doldurmuştu.
Moğollar surlara dayandığında bile, Halife’nin kalbi titremedi. “Ben Halifeyim! Kimse bu makama saldırmaya cüret edemez. Tanrı beni asla yalnız bırakmaz!” derdi. Unvanlarının ve geleneklerinin, Hülagu Han’ın ordusu karşısında ilahi bir kalkan oluşturacağına inanmıştı.
Oysa karşısındaki güç, Cengiz Han’ın torunu Hülagu idi. Onlar, İran topraklarında 40’tan fazla şehri haritadan silmiş, nehirleri kan rengine boyamış, kesik başlardan uyarı kuleleri inşa etmişlerdi.
Hülagu’nun mesajı net ve acımasızdı: “Teslim olursan canın bağışlanır. Direnirsen şehrin toz olur. Sarayların küle döner. Ailen azap çeker ve ismin tarihten silinir.”
Halife, bu tehdidi okudu ve sadece güldü. Oysa kaderin planı bambaşkaydı.
29 Ocak 1258’de Moğol saldırısı başladığında, bu sıradan bir kuşatma değildi. Çinli mühendislerin getirdiği barut teknolojisi, patlayıcılar ve Bağdatlıların hiç görmediği kuşatma makineleri surları gece gündüz dövüyordu.
Bağdat, aldığı binlerce yaradan kan kaybediyordu.
5 Şubat’ta surlarda gedikler açıldı. Direniş on gün sürdü, lakin 13 Şubat’ta Hülagu, Abbasi taht odasında dikiliyordu.
Halife, yere fırlatılmış sarığının yanında, yırtık pırtık altın cübbesiyle tozlar içinde diz çökmüştü. İlahi koruma kalkanı kalkmış, geriye sadece korkmuş, ölümlü bir adam kalmıştı.
Tarihçi Reşidüddin’in kaydettiği o an: Hülagu sordu: “Tanrın şimdi nerede?”
Halife’nin dudakları kıpırdasa da ses çıkmadı. Korku, dilini tutmuştu.
Hülagu, alaycı bir kahkaha attı ve ekledi: “Madem altını bu kadar çok seviyordun, bakalım altın karnını doyuracak mı?”
İşte o an, tarihin en utanç verici sahnesi yaşandı. Moğollar, imparatorluğun asırlarca biriktirdiği hazineyi, altınları, mücevherleri ve kutsal emanetleri taht odasına yığdılar. Bu servet dağını Halife’nin önüne serdiler ve onu yemeye zorladılar.
Halife’nin ağzı altınla dolduruldu. Gümüş sikkeler dişlerinin arasında ezildi. Metal boğazını yakarken, dişleri kırılırken, vücudu isyan ederken, Halife boğuk inlemelerle Moğol kahkahalarına eşlik etti. Direndiğinde dövüldü.
Saatler süren bu eziyette bayılmasına izin verilmedi. Midesi parçalanmış ve şişmiş olsa da, bu sadece başlangıçtı.
Hülagu, kraliyet ailesinin huzura getirilmesini emretti.
İlk olarak, Halife’nin en büyük kızı, 27 yaşındaki Prenses Fatıma getirildi. O, zekası, zarafeti ve beş dilde felsefe eğitimiyle tanınırdı. Bilginin gücüne inanarak büyümüştü.
Şimdi ise, babasının önünde diz çöktürülür. Moğol töresi, soylu esirler için özel bir muamele öngörse de, bu merhamet değil, en büyük aşağılama demekti.
Hülagu, Prenses’in kıyafetlerinin çıkarılmasını emretti. Fatıma direndi. Askerler, elbiselerini yırtarak aldılar.
Fatıma’ya yapılanlar, o anıyı fısıltıyla taşıyan herkesin kalbinde bir yaradır. Tarihçi Reşidüddin o anı anlatırken bile zorlanır ve sadece şu ürpertici notu düşer: “Ona yapılanlar babasının gözleri önünde gerçekleşti ve bittiğinde o artık yaşamıyordu.”
Marco Polo gibi diğer kaynaklar, dehşeti daha açık anlatır: Prenses Fatıma, babası izlemeye mecbur bırakılırken defalarca tecavüze uğradı ve cansız bedeni saray dışındaki köpeklere atıldı.
Bir şair, bir prenses, bir ilim kadını… Kütüphaneleri yakacak odun, zarafeti ise zayıflık olarak gören Fatihler için sadece bir ganimete dönüşmüştü. İslam dünyasının en kudretli adamı olan babası ise, elini bile kaldıramadan bu vahşeti izlemek zorunda kalmıştı.
Fakat gece henüz bitmemiştir.
Fatıma’dan sonra Hülagu, Halife’nin oğullarını çağırtır. Halife, sıradakinin ne olduğunu bilse de, bu azabın ne kadar süreceğini kestiremez. 23 yaşındaki Prens Mübarek, 21 yaşındaki Prens Ahmet ve henüz 14 yaşındaki Prens Ali, kan ve ölüm kokan odaya sürüklenir.
Hülagu, onlara bir kasabın kurbanlıklarına baktığı gibi bakar ve babalarına sorduğu soruyu tekrarlar: “Tanrınız şimdi nerede?”
Prens Mübarek, inancının son kırıntısıyla öne çıkar ve: “Allah sizi bunun için cezalandıracak!” der.
Hülagu, dersini bilen bir öğrenciyi onaylar gibi başını sallar ve sessizce emrini verir.
Moğol inancına göre, asil kanın yere dökülmesi uğursuzluk getirirdi. Bu yüzden Halife soyuna halı yöntemi uygulandı.
Gençler, hareket edemeyecekleri ve nefes alamayacakları kadar sıkı bir şekilde ağır halılara sarılırlar. Boğuk sesleri dehşet dolu yalvarışlara dönüşür.
Ardından bu halılar, saray zeminine serilir ve Moğol atlıları üzerlerinden defalarca geçer.
Reşidüddin çıkan sesi, odun kırılmasına benzetir. Oysa o ses, kemiklerin toynaklar altında un ufak olmasıdır. Çığlıklar önce incelir, sonra insan sesinden uzaklaşır ve nihayetinde kesilir.
Halife, donmuş bir halde, tek bir ses bile çıkaramadan oturur. Yalvarmamasının sebebi gurur değil, yalvarmanın bir işe yarayacağına dair inancının kalmamış olmasıdır.
Oğulları ölmüştür, ama Hülagu’nun işi bitmemiştir. Geriye üç kız evlat daha kalmıştır: 25 yaşındaki Zeynep, 20 yaşındaki Kadıye ve henüz 12 yaşındaki küçük Ayşe.
Hülagu, bu kızlar için ölümün fazla basit bir kurtuluş olduğuna kanaat getirir. Yüksek rütbeli kadınlar, ganimet olarak generallere dağıtılır. Onlar artık sadece toprakların değil, o halkın geleceğinin de ele geçirildiğinin canlı kanıtlarıdır.
Zeynep ve Kadıye, Moğol komutanlara hediye edilir. Çocukluklarının geçtiği saraylardan koparılıp binlerce kilometre ötedeki bozkırlara sürüklenirler. Dillerini bilmedikleri, çadırlarda yaşayan insanların arasında kaybolurlar.
Yüzyıllar sonra bulunan bir Moğol belgesinde, General Kitbuka’ya verilen iki Arap soylusu kadından kısaca bahsedilir ve sonrası koca bir hiçtir. Ne bir mezar, ne bir şiir, ne de bir soy kalır geriye. Tarihten silinirler.
Ancak küçük Ayşe kimseye verilmez. Hülagu, onu halife soyunun bile Moğol iradesiyle bükülebileceğinin bir sembolü olarak yanında tutar. Ona Moğol kıyafetleri giydirilir. Dili ve adı unutturulur.
Yıllar sonra bir Fars tarihçisi, Tebriz’de, Ayşe olduğunu iddia eden 80 yaşında beli bükülmüş yaşlı bir kadınla karşılaştığını yazar. Arapçası bozulmuş, hatıraları silikleşmiştir. Ama ailesinin katledildiği o geceyi asla unutmamıştır. Hülagu’nun kulağına eğilip fısıldadığı şu sözleri hatırlar: “Sen sonuncusun. Soyun seninle bitiyor.”
Ve kadın, ömrü boyunca yuttuğu kederle dolu bir sesle ekler: “Haklıydı.”
Tüm bunlar olurken, taht odasında, midesi altınla dolu, ruhu paramparça edilmiş el-Mustasım hala nefes almaktadır. Çocuklarının yok oluşunu izlemiştir.
Moğollar onu hemen öldürmez. Hülagu, son perdenin törensel olmasını ister.
Halifenin de tıpkı oğulları gibi sıkıca bir halıya sarılmasını emreder. Karanlık ve havasız halının içinde hapsolan halifenin üzerine ahşap bir platform kurulur.
Hülagu ve generalleri, bu platformun üzerinde bir zafer ziyafeti verirler. Aşağıda yatan adam yavaşça can çekişirken, onlar üzerindeki masada et yiyip şarap içer, kahkahalar atarlar. Her hareket, her ağırlık halıyı biraz daha ezer. Her kahkaha, Halife’nin nefesini biraz daha keser.
Ziyafet şafak sökene kadar sürer. Son kadehler boşaldığında halı açılır. Halifenin yüzü morarmış, gözleri dehşetle açık kalmıştır. Kan yoktur, yara yoktur. Sadece boğulmanın izleri vardır.
800 yıllık Abbasi hanedanı, işte o halının içinde, bir hafta gibi kısa bir sürede son bulur.
Dehşet, saray duvarlarıyla sınırlı kalmaz. Bağdat artık savunmasızdır. Moğollar, kuru otları yakan ateş gibi şehre yayılırlar. Katliam durmaksızın sürer. Alim, tüccar, kadın, çocuk, imam ya da dilenci ayrımı yapılmaz. Tahminlere göre 1 milyona yakın insan kılıçtan geçirilir.
Sıra, Hikmet Evi’ne gelir. İslam dünyasının gururu o efsanevi kütüphaneye… Dünyanın başka hiçbir yerinde eşi benzeri olmayan el yazmaları, bilimsel eserler ateşe verilir veya Dicle Nehri’ne atılır.
Nehir önce mürekkep karası, sonra kan kırmızısı akar.
İbn El Fuvati adındaki bir alim, bir kuyuya saklanarak hayatta kalır. Günler sonra dışarı çıktığında gördüğü manzara şöyledir: “Üç gün kuyuda kaldım. Çıktığımda şehir ölüydü. Sokaklar cesetle kaplıydı. Havada ölüm kokusu vardı ve gömecek kimse kalmadığı için köpekler cesetleri yiyordu.”
Bu, bir medeniyetin sadece insanlarını değil, hafızasını, sanatını, rüyalarını ve kitaplarını rüzgarda savrulan küller gibi kaybetmesiydi.
Tarih, bazen rakamlarla konuşur: 1 milyon ölü, yakılan bir kütüphane. Ama sayılar acı çekmez. Sayılar yalvarmaz.
Bu hikâyenin bize öğrettiği şudur: Hiçbir medeniyet, ne kadar zengin ve bilgili olursa olsun, kibre düştüğünde ve dış dünyaya gözlerini kapattığında çöküşe bağışık değildir.
Halife’nin altındaki o platform, sadece bir ziyafet masası değildi. O, kibrin ve görev ihmalinin bedelinin ödendiği bir sehpaydı.
Moğollar, binaları yıkıp, kitapları yakıp, soyları kurutabilmişlerdir. Ama hafızayı silememişlerdir. Hayatta kalanlar, dünyanın dört bir yanına dağılır. En vahşi kısımlarını değil belki ama hatırayı canlı tutacak kadarını, çocuklarına fısıltıyla anlatırlar.
O susan fıskiyeleri hayal edin. İlk işaretin bir çığlık değil, o tekinsiz sessizlik olduğunu hatırlayın. Felaketler hep böyle başlar. Normal bir gün gibi. Ta ki inandığınız her şey elinizden kayıp gidene kadar.
Biz, İbrahim’in neslinden gelenler, bu hikâyeyi bu yüzden anlatırız. Unutursak, tarih geçmişte kalmaz; saklandığı yerden çıkar ve tekerrür eder.
Bu azap dolu günlerin hatırası, dignitas (asalet) ve duty (görev) kelimelerinin gerçek değerini bilmemiz için bir ders olmuştur.
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






