Zincir Vurulan Şimşek: Bir Yeniçeri Nefesinin Sessiz Yemini ve Ankara’nın Külleri

Nefes alamıyordu. Toz, ter ve kurşun kokusu genzini yakıyordu. Bu, sıradan bir savaşın kokusu değildi; bu, onurun, sadakatin ve uğruna can verilen her şeyin tozlu bir rüzgârla alınıp götürüldüğü bir felaketin kokusuydu.

Bayezid’in sadık bir Yeniçeri askeri olan Balyan, kalkanını ovaya düşmüş bir sancak direğine yaslamış, titrek göğsünü dinliyordu.

Güneş, 1402 yılının o lanetli Temmuz günü, Ankara’nın Çubuk Ovası’nı bir cehennem ocağına çevirmişti.

Şimdi bu ocağın içinde bir imparatorluğun kalbi yanıyordu.

Balyan yirmi iki yaşındaydı. Çocukluğundan beri bildiği tek düzen, Divan’ın demir disiplini, ordunun sarsılmaz nizamı ve Sultan’ın şimşek gibi önderliğiydi.

O, Rumeli’nin en ücra köyünden devşirilmiş, hamuru çelikle yoğrulmuş bir fidanın, Osmanlı çınarının gölgesinde büyümüş bir dalıydı.

Sultan Bayezid’i ilk gördüğünde henüz on beşindeydi. Niğbolu dönüşü, atının üstünde, zırhının altında bile bir alev gibi parlayan o heybetli adam…

“Yıldırım” lakabını boşuna almamıştı. Kılıcı hızlıydı, kararları keskin ve adaleti tartışılmazdı.

Balyan’ın gözünde Sultan, gökyüzünü yırtan bir kaderdi; önüne kimse geçemezdi.

Oysa şimdi, Timur’un kum fırtınası, bu kadriyelere meydan okuyordu.

Timur’un ordusu, sadece sayıca üstün değildi; onlar, bozkırın her türlü hilesini bilen, yılan gibi sinsice ilerleyen, Hint fillerinin dehşetini de yanlarında taşıyan bir gölgeydi.

Saatler süren ilk çarpışmanın ardından gelen korkunç sessizlikte, Balyan’ın aklı, birkaç gün önceki o uğursuz geceye kaydı.

O gece, su kaynaklarının zehirlendiği fısıltıları yayılmaya başlamıştı.

Ertesi gün askerlerin dudakları çatladı, ne kadar içseler de susuzlukları dinmedi.

Bu, bir orduyu kılıçtan çok daha hızlı tüketen, sessiz ve yıkıcı bir lanetti.

Yanında yatan Ecevit’e baktı. Ecevit, onun koğuş arkadaşı, Balkanlardan gelme, iri yarı bir akranıydı.

Şimdi yüzü sapsarı, gözleri kan çanağı içindeydi. Bir elini yarasının üstüne bastırıyor, diğer eliyle toprağa sarılıyordu.

“Su,” diye fısıldadı Ecevit. Sesi kuru yaprakların hışırtısı gibiydi.

“Dayan, kardeşim,” dedi Balyan. Kendisinin de dili damağına yapışmıştı.

Ama dayanmak, Yeniçeri için sadece bir söz değildi; bu, kanla mühürlenmiş bir yemindi.

Onur, bir Yeniçeri için nefes almaktan daha değerliydi. Onursuzluk, ölmekten beterdi.

Asıl darbe, öğleden sonra geldi.

Sultan’ın sağ kanadında yer alan beylerin bir kısmı, Timur’un casuslarının vaatleri ve altınlarıyla satın alınmıştı.

O andan itibaren savaşın dengesi değil, ruhu bozuldu.

Balyan, Kara Tatarların, Osmanlı saflarından ayrılıp Timur’un tarafına geçtiğini gördü.

Önce bir fısıltı yayıldı, sonra dehşet dolu bir haykırışa dönüştü.

İhanet, kılıç darbelerinden daha çok yaktı canlarını.

Bir Yeniçeri, kalkanı düşmanın en keskin kılıcına karşı tutabilirdi, ama kendi kardeşinin sırtından vuran hançerine karşı ne yapabilirdi?

Balyan’ın kalbi göğüs kafesinde bir davul gibi çarpıyordu. Gözleri, savaşın en şiddetli anına, Sultan’ın bulunduğu merkeze kilitlenmişti.

Sultan Bayezid, atı üzerinde bir fırtına gibiydi. Etrafı sarılıyordu, ancak kılıcı her savruluşunda Timur’un askerlerinden birkaçı daha yere yığılıyordu.

“Yıldırım!” diye bağırdı Balyan içinden. “Gökten inen o şimşek, bu bozkırda sönmez!”

Ama ihanetin açtığı yarık büyüktü. Timur’un devasa Hint filleri, kulelerinin üstündeki okçularla birlikte, Osmanlı saflarını ezmeye başladı.

Toprak titriyordu. Yeniçeriler, demir gibi duruşlarıyla, fillerin kulelerine mızraklar fırlatıyordu.

Balyan, bir filin önünde duran üç arkadaşının ezilişini gördü. Bir çığlık bile atamamışlardı.

Yine de, Balyan’ın zihninde bir düşünce çakıyordu: Görevi.

O bir Yeniçeri’ydi. Onun görevi zafer kazanmak ya da ölmekten ibaret değildi. Onun görevi, Devlet-i Aliyye’nin bekası için ne gerekiyorsa onu yapmaktı.

Ve o an, kılıçların şakırtısı, çığlıklar ve fillerin homurtusu arasında, bir sancağın düştüğünü gördü.

Bu, Sultan’ın sancağı değildi, ama düşmek üzere olan, kritik bir beyliğin sancağıydı.

Sancak düşerse, hat dağılır, Sultan’ın merkez hattı iyice açığa çıkardı.

Ecevit’in yanına eğildi. “Kalk,” dedi.

Ecevit inledi. “Balyan, gidemem… Bitti. Her şey bitti…”

“Bitmedi!” Balyan’ın sesi, ilk kez disiplinli bir emir sesi olmaktan çıktı, acı dolu bir feryattı. “Biz, bir gövdenin damarlarıyız. Damar kurursa, gövde yaşar mı? Kalk, son nefesini onurunla ver!”

Ecevit gözlerini araladı. O eski, mağrur Balkan yiğidinin ruhu, o anlığına geri geldi.

“Sancak?” diye sordu.

“Sancak!”

İki yaralı adam, kırık kılıçlarını ve çatlak kalkanlarını alarak, ölümün en yoğun olduğu yere doğru ilerledi.

Her adım, bir sabır ve iman sınavıydı. Toprak kaygandı, kan ve toz içinde.

Nihayet oraya ulaştıklarında, sancağı tutan yiğidin göğsünden bir ok yediğini gördüler. Adam, sancağı bırakmamak için son bir çabayla toprağa yapışmıştı.

Balyan, sancağın direğini yakaladı. Kumaş paramparçaydı ama direk hâlâ dimdikti.

Tam o sırada, Timur’un süvarilerinden biri, hızla üzerlerine doğru geliyordu.

“Git!” diye bağırdı Ecevit. Sancağı tutan Balyan’ın omzuna vurdu. “Koş! Onlara… onlara geri çekilme vaktinin gelmediğini göster!”

Balyan, Ecevit’e baktı. Ecevit gülümsedi. O yorgun, kanlı gülümseme, Balyan’ın zihninde ebediyen kazındı.

“Bu da benim kurbanım, kardeşim,” dedi.

Ecevit, kırık kılıcıyla süvariye doğru yürüdü.

Balyan, o anın ağırlığı altında ezildi. Ya Ecevit’in yanında durup birlikte ölecekti ya da sancağı alıp, görevini yerine getirecekti.

Gözyaşlarını sildi. Yeniçeri’nin gözünde yaş olmamalıydı.

Sancağı omzuna aldı ve Sultan’ın merkezine doğru koşmaya başladı.

Arkasına bakmadı. Bakmak, Ecevit’in fedakârlığını hiçe saymak olurdu.

Ama duydu. Çeliklerin çarpışmasını ve ardından gelen o sessiz, tek bir çığlığı…

Bu, Balyan için bir dönüm noktasıydı. O andan itibaren, artık sadece kendi hayatını değil, Ecevit’in ruhunu da taşıyordu.

Sancağı, Sultan Bayezid’in bulunduğu yere olabildiğince yakın bir tepeciğe dikti.

Bu, geride kalan yorgun Yeniçerilere bir mesajdı: “Hâlâ buradayız. Hâlâ savaşıyoruz.”

Ama etrafları sarılıyordu. Timur’un ordusu, bir deniz gibi, Osmanlı’nın karasal direncini yutuyordu.

Akşam yaklaşırken, felaket kaçınılmazdı.

Sultan Bayezid, son ana kadar direndi. Atı öldürüldü, kendisi de yere yığıldı.

Balyan, uzaktan, o kutsal kişinin, zincire vurulurcasına yakalandığını gördü.

O görkemli Yıldırım’a, Avrupa’nın kralını diz çöktüren o kudretli Sultan’a, boyunduruğu takıyorlardı.

Bu manzara, Balyan’ın kalbine bir demir lehimledi.

Savaş bittiğinde, ovada sessizlik hüküm sürüyordu. Ölülerin sessizliği.

Balyan, bir grup sadık yeniçeri ile birlikte, Ankara Kalesi’nin surlarına çekildi.

Gecenin karanlığında, ovadan gelen iniltileri dinlediler.

Onların görevi değişmişti. Artık savaşı kazanmak değil, mirası korumaktı.

Balyan, o gece, yanındaki arkadaşı Yusuf’a döndü.

Yusuf, Sultan’ın en genç oğlu olan Şehzade Mehmed Çelebi’nin kaçırıldığını fısıldadı.

“Sultan esir, evet. Ama tohum yaşıyor,” dedi Yusuf. “Timur, tüm devleti ele geçirmek için onu yok etmek isteyecek.”

Balyan başını salladı. O an, kaderinin yeni rotası çizilmişti.

“Nereye gidiyor?” diye sordu.

“Amasya’ya. Orası, Timur’un fırtınasının ulaşamayacağı kadar uzakta, Anadolu’nun kalbi.”

Balyan’ın içindeki çatışma büyüktü. Bir yanıyla Sultan’ın yanında kalıp onun sonuna tanıklık etmek istiyordu. Bu, bir Yeniçeri’nin en yüce göreviydi.

Ama diğer yanı, Ecevit’in feda ettiği onurun, ihanetle kirlenen o günün hesabını gelecekte sorma sorumluluğunu taşıyordu.

Eğer tohum ölürse, Yıldırım’ın bıraktığı her şey boşuna olurdu.

Sadakat, sadece bir kişiye bağlılık mıydı, yoksa Devlet-i Aliyye’nin ruhuna mı?

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, Balyan bir karar verdi.

Üzerindeki kanlı Yeniçeri zırhını çıkardı. Onu, bir ağacın köklerine gömdü.

Bu, bir veda değildi. Bu, gizli bir yemindi.

Artık, devletin yıkılan duvarlarını örtecek bir gölge olacaktı.

Kılık değiştirdi. Sanki bir çobandı, sanki bir tüccardı. Amacı basitti: Amasya’ya gitmek, Şehzade Mehmed’i bulmak ve onu gölgeden korumak.

Bu, bir nevi “sessiz hizmet”ti.

Önündeki yıllar, Fetret Devri’nin en karanlık günleri olacaktı.

Osmanlı oğulları taht için birbirine düşecek, beylikler yeniden bağımsızlıklarını ilan edecek, Anadolu bir kan gölüne dönecekti.

Balyan, bu dönemde, sessizce Amasya’ya ulaştı. Şehzade Mehmed’i buldu.

Şehzade gençti, hırslıydı ama tecrübesizdi.

Balyan, kendisini gizledi. Ne bir danışman, ne bir komutan oldu.

O, sadece bir **”Gölge Koruyucu”**ydu.

Balyan, yıllarca Amasya’nın sokaklarında dolaşan, sıradan bir adam gibi göründü.

Ama gözleri her köşedeydi.

Şehzade’nin rakipleri—diğer kardeşleri—onun üzerine casuslar, suikastçılar gönderiyorlardı.

Bir keresinde, Mehmed’in çadırına sızmaya çalışan bir Tatar ajanı, Balyan tarafından sessizce etkisiz hale getirildi. Kimse ne olduğunu anlamadı.

Balyan, ajanın cesedini sessizce toprağa gömdü ve ertesi gün Şehzade’nin kahvesine, o geceki tehlikeyi ima eden, kurumuş bir meşe yaprağı bıraktı.

Mehmed, o yaprağın anlamını çözemedi, ama o günden sonra daha dikkatli oldu.

Balyan’ın hayatı, sürekli bir fedakârlık zinciriydi.

O, hiçbir zaman takdir görmeyecekti. Hiçbir zaman bir unvan almayacaktı.

Yaptığı her iyi iş, bir gölgenin içinde kaybolmak zorundaydı.

Çünkü görünür olmak, Şehzade’nin hayatını tehlikeye atardı.

Timur’un gözleri hâlâ Anadolu’nun üzerindeydi.

On yıl geçti.

O on yıl boyunca Balyan, ne bir bayram görmüş, ne de bir yuva kurmuştu.

Tek yuvası, Şehzade’nin bulunduğu toprak, tek bayramı ise onun güvenliğiydi.

Saçlarına aklar düşmüştü. Vücudundaki yaralar, artık kronik bir ağrıya dönüşmüştü.

Ama o demir Yeniçeri iradesi, onu ayakta tutuyordu.

Büyük gün geldi.

Şehzade Mehmed, diğer kardeşlerini yenmiş, Anadolu’da yeniden birliği sağlamış ve Devlet-i Aliyye’yi küllerinden doğurmayı başarmıştı.

O, artık Sultan Mehmed Çelebi’ydi—Osmanlı’nın İkinci Kurucusu.

Balyan, o gün, Sultan’ın Edirne’deki taç giyme törenini izlemek için kalabalığın arasına karıştı.

Yeniçeriler, disiplinli saflar halinde duruyor, kılıçlarını göğe kaldırıyorlardı.

Sultan Mehmed, tahtına oturdu. Yüzünde, babası Yıldırım’dan miras kalan o keskin ifade vardı, ama gözlerinde bir bilgelik, bir sabır parıltısı da okunuyordu.

Törenin sonunda, Sultan’ın gözleri kalabalığın arasında, Balyan’ın üzerinde bir an durdu.

Balyan’ın yaşlı yüzü, kırışıklıklar ve yılların yorgunluğuyla doluydu.

Sultan’ın gözlerinde bir tanıma pırıltısı, bir minnettarlık anı belirdi.

Balyan, başını hafifçe öne eğdi. Bu, bir askerin Sultan’a verdiği son selamdı.

Sultan Mehmed de, neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük bir baş hareketiyle karşılık verdi.

Bu, aralarındaki on yıllık sessiz anlaşmanın, gizli sadakatin mühürlenmesiydi.

Balyan, törenden sonra hemen Edirne’den ayrıldı. Artık görevi bitmişti.

Devlet yeniden kurulmuştu. Tohum, sağlam bir çınar olmuştu.

Ankara’da Ecevit’e verdiği sözü tutmuştu. Yıldırım’ın mirası, zincirlerden kurtulmuştu.

Son yolculuğunda, Balyan, Ankara’ya geri döndü.

Çubuk Ovası’na.

Yaz mevsimiydi yine. Ama bu kez hava daha serindi, daha sakin.

Ovanın tozlu toprağı, artık kanla değil, otlarla örtülmüştü.

Balyan, yıllar önce Yeniçeri zırhını gömdüğü o meşe ağacının köklerine oturdu.

Toprağa dokundu. Gözlerini kapattı.

Ecevit’in yüzünü, o kanlı gülümsemesini hatırladı.

Sultan Bayezid’in zincirlendiği anın acısını yeniden yaşadı.

O anki öfkesini, sadakatin ihanetle sınanışını…

Ama hepsinden öte, omuzlarına aldığı yükü hatırladı.

O yük, imparatorluğun kaderiydi.

Balyan, sessizce fısıldadı: “Ecevit. Başardık. Tohum yeşerdi. O şimşek, yeniden çakacak.”

İçindeki hüzün, yavaşça bir huzura dönüştü.

Patiens, sabır… bu, en büyük erdemdi.

O, bir komutanın adını almadı, bir kahramanın şarkısını söylemedi.

Ama onun sessiz hizmeti, on yıllık bir Fetret’i sonlandıran temel direklerden biriydi.

Balyan, birkaç gün sonra, sessizce o meşe ağacının altında vefat etti.

Bir çoban onu bulduğunda, elinde sadece paslı bir Yeniçeri yüzüğü vardı.

Kim olduğu, neden orada olduğu bilinmiyordu.

Hikâyesi kayboldu. Adı unutuldu.

Ama o, Yıldırım’ın mirasını omuzlarında taşıyan, gölgedeki sadakatin en yüce örneği olarak, Osmanlı’nın derin ruhuna kazındı.

Devlet-i Aliyye, isimsiz yiğitlerin sessiz yeminleri üzerine kurulmuştu ve Balyan’ın nefesi, o yeminlerden sadece biriydi.