
Kayseri’nin sakin bir mahallesinde, düzensiz kaldırım taşlarının üzerinde ağır adımlarla ilerleyen 75 yaşındaki emekli edebiyat öğretmeni Tahsin Karagöz, koltuğunun altında bir tomar şiir defteri taşıyor, bastonuyla her adımı önceden yoklayarak dengesini korumaya çalışıyordu. Allah’ım sen kolaylık ver diye mırıldanırken alnındaki teri sildi; defterler torununa götürülecekti. Tam karşıda, Güneş Burgazkent Lisesi’nin demir kapısı önünde, uzun boylu ve iri yapılı Burak Demirtaş dondurmasını umursamazca yalıyor, etrafında yarım daire olmuş arkadaşlarıyla yüksek kahkahalar atıyor, geçenlere alaycı sözler savuruyordu. O sırada, yaşlı adam küçük bir çukuru fark edemeyip sendeledi ve hafifçe Burak’a çarptı; küçücük bir dokunuş, ama dondurmayı yere düşürmeye yeten bir anlık talihsizlik. Sessizlik çöktü. Burun delikleri genişleyen, çenesi kasılan Burak, nereye baktığına dikkat et koca bunak diye kükredi. Meraklı bir çember oluştu; telefonlar havaya kalktı. Tahsin özür dilerim evladım, göremedim derken sesi titredi. Bu, kibirli gençlikle yorgun bilgeliğin göz göze geldiği, şehrin demir kapısında kaderi değiştirecek bir sahnenin ilk kıvılcımıydı.
Burak’ın öfkesi alev aldı. Yaşlı adamın güçsüz vücuduna acımasız bir itiş savurdu; Tahsin duvara çarpıp kayarak yere oturdu. Defterler havada sonbahar yaprakları gibi savruldu, baston uzağa fırladı. Gülüşler dalgalar halinde yükseldi; biri çekin, sosyal medyada paylaşırız diye bağırdı. Tahsin gözlüklerinin çatlamış camından etrafı bulanık görüyordu; ömrü boyunca öğrencilere Osmanlı padişahlarını, Yunus Emre’nin dizelerini öğretmiş bir öğretmen şimdi herkesin gözleri önünde aşağılanıyordu. Burak, işe yaramaz ihtiyar, evde otur, hiçbir şeye yaramıyorsun diye zehir saçtı. Kalabalık büyüdü; fısıldaşmalar arttı. Öğrenciler, veliler, hatta öğretmenler yaklaşırken, kimse müdahale etmiyordu. Tahsin torununu anımsadı: Rümeysa. Rümeysa neredeyse burada olacak, dedi; sesi cılız bir fısıltı gibi yitip gitti.
Yolun karşısında, okul çıkışında dedesini karşılamak için bekleyen Rümeysa Karagöz sahneyi gördüğünde yüreğine bir yumruk yemiş gibi oldu. Dünyada en çok sevdiği insan, yere fırlatılmış bir nesneye dönmüştü. Bir an bile tereddüt etmeden caddeden koşarak geçti; sesi havayı yırtarcasına yükseldi: Bırak dedemi hemen, seni korkak! O narin, sakin ve kitapların dünyasında yaşayan kız—artık gözlerinde çelikten bir kararlılık, yüzünde öfke ateşi vardı. Kızın bu beklenmedik duruşu izleyicileri şaşırttı; birkaç saniye içinde okul kapısı önünde bir arena oluştu.
Burak, küçümseyici gülüşle kızı hafife aldı. Ama Rümeysa’nın bakışındaki sarsılmaz sabitlik, adımlarının kararlılığı ve dik duruşu karşısında gözlerinde belirsiz bir titrek ışık dolaştı. Tahsin, yapma kızım diye fısıldayıp elini uzattı; torununu tehlikeden çekmek istiyordu. Fakat Rümeysa geri adım atmadı: Dedeme bir daha dokunursan bunun sonuçlarına katlanırsın, dedi; sesi sakin, kararı kesindi.
Çevre uğuldadı; bazıları kıkırdadı, bazıları telefonuna sarıldı, bazılarıysa endişeyle kaskatı kesildi. Rüzgâr tozu havalandırdı; kapı gıcırdadı. Burak, hâkimiyetini geri almak için Tahsin’in bastonunu tekmeledi. Çıtayı taşıran damla oydu; Rümeysa yumruklarını avuç içine geçercesine sıktı. İnsanların, özellikle yıllardır Burak’ın zorbalığına maruz kalanların dikkatinde bir değişim oldu: Sıradan bir çekişmeden öte, onurun ve adaletin meselesiydi artık.
Rümeysa, yaptığının kaba olmanın ötesinde bir büyüğe saygısızlık olduğunu, gerçek gücün zayıfa yardım etmek olduğunu Burak’ın yüzüne söyledi. Kalabalıkta onaylamalar, alçak alkışlar duyuldu. Burak’ın yüzünde öfkeyle karışık utanç belirdi. Serkan bile tereddütle mırıldandı: Abi bırak gitsinler. Fakat Burak geri adım atamadı. Rümeysa son kez uyardı: Özür dile ve git.
Tam o esnada, beklenmedik bir hamleyle Rümeysa ceketini çıkardı. Altında, Taekwondo için siyah bir dobok ve belinde siyah kuşak belirdi. Kalabalıkta elektrik gibi bir uğultu yayıldı: Milli takımda, Türkiye şampiyonu olduğu fısıltıları dolaştı. Burak’ın maskesi çatladı—gözlerinde gizleyemediği bir güvensizlik yanıp söndü. Rümeysa, mesele kıyafet değil, zayıfı ezmenin nereden hak sayıldığıdır, diyerek sözünü ağırlaştırdı: Özür dilersen bu iş burada biter; ama bir daha zorbalık edersen…
Gökyüzünde bulutlar toplandı; ilk damlalar düştü. Halil Bey uzaktan bakıyor, Burak’ın babasının okul üzerindeki etkisini düşünerek geri duruyordu. Kalabalık ikiye bölünmüştü: Kimisi Rümeysa’ya cesaret veriyor, kimisi hâlâ Burak’ın gölgesinde kıpırtısızdı. Rümeysa, gerçek gücün merhamet olduğunu söylediğinde, sesi demir kapıdan yankılandı. Burak, seni perişan ederim diye bağırdı; sesinde panik titreşimi, yüzünde çözülme vardı. Arkadaşlarına baktı; kimse öne çıkmadı. Serkan başını eğdi: Bazen çok ileri gidiyoruz, dedi.
Tahsin bastonunu alıp doğrulmaya çalışırken, Nilüfer adlı küçük bir kız titrek adımlarla öne çıktı: Harçlığımı her gün alıyordu; artık almayacak değil mi? Rümeysa onun omzuna dokundu: Artık almayacak, bunu hep birlikte sağlayacağız. Emir, başkaları, birer birer öne çıkıp maruz kaldıkları zorbalıkları anlattı. Kabuklar çatladı. Burak, ben sadece şaka yapıyordum diye geveledi; kalabalıktan yalan nidaları yükseldi. İtiraflar geldikçe Burak’ın geniş omuzları çöktü; yumrukları gevşedi; gözleri kararıp daldı.
O sırada, boğuk bir itiraf dudaklarından döküldü: Babam hep güçlü olmam gerektiğini söyler; zayıflara yer yok der. Eve her gidişimde zayıf olursam ne olacağını hatırlatır. Kalabalık sarsıldı; her zorbanın ardında bir hikâye olabileceğini ilk kez bu kadar çıplak gördüler. Rümeysa, gerçek gücün başkalarını kaldırmak olduğunu söyledi; Tahsin yanaşıp gençliğini acıyla lekelememesini öğütledi. Burak’ın gözlerinden yaşlar süzüldü; ben… yardıma ihtiyacım var, dedi; yıllardır hiçbir otoriteye eğmeyen baş, ilk kez alçak bir tevazuyla yere indi. Halil Bey, yarından itibaren rehberlik görüşmeleri ve yaptığı her şeyin telafisiyle başlayacaksın diye duyurdu. Yağmur artarken, hava ağır bir sessizlikle doldu.
Sonunda, gözler herkese yetecek kadar kararlı ve titrek bir sesle Burak özür diledi: Dedenizden özür dilerim. Tahsin elini omzuna koydu: Önemli olan hatanı kabul etmendir evlat; insan hatalarını telafi etmeyi bilirse gerçek insan olur. Bu sözlerle, yıllardır süren korku ve zorbalığın imparatorluğu çözüldü.
Yağmurun ardından güneş sızdı; kalabalık gevşedi, gruplar yavaşça dağıldı. Rümeysa siyah kuşağıyla ıslansa da aldırmadı; dedesinin kolunu nazikçe kavradı. İyi misin dedeciğim? Tahsin gülümsedi: Yalnız beni değil, buradaki herkese ders verdin. Serkan utançla yaklaşıp özür diledi; Tahsin gençliğin hatadan dönmeyi öğrenmek olduğunu anlattı. Nilüfer yarın şiirleri dinlemeye gelmek istedi; Semranur evlerine kadar eşlik etmeyi teklif etti. Burak geçerken göz göze geldiler; aralarında sözsüz bir anlaşma doğdu—değişme sözü.
O günün akşamında, Tahsin’in mütevazı evinde çay kokusu, kitap rafları ve eski bir radyodan yükselen türkü eşliğinde, gençler şiir ve hikâyeler dinledi. Tahsin, insanın en büyük savaşının kendisiyle olduğundan, korkuya yenilmemek gerektiğinden bahsetti. Rümeysa, dedesinin yıllarca öğrettiği merhameti ve adaleti bugün yaşadıklarını söyledi. Pencerede Erciyes’in karlı zirvesi altın rengine boyandı; içerdeyse değişimin sıcaklığı yerleşti. Taş düştüğü yerden ağırdır ama yuvarlanınca dağları oynatır, dedi Rümeysa; bugün o taş yerinden oynadı.
Bir ay sonra, Burgazkent Lisesi’nin bahçesi bambaşkaydı. Öğrenciler küçük gruplarla kitap okuyor, satranç oynuyor; köşede “Zorbalığa Karşı Öğrenci Birliği” masası kurulmuştu. Başında Rümeysa, yanında Semranur, Nilüfer ve diğerleri; broşürler, kitaplar, kayıt defterleri… Tahsin, bu kez yalnız yürümüyor; altı genç öğrenciyle birlikte ilerliyordu. Kapıda Burak göründü; üzeri düzgün, bakışları dingindi. Günaydın öğretmenim, dedi saygıyla. Mevlânâ şiirlerini okudum, bazılarını anlamadım, diye ekledi. Tahsin elini omzuna koydu: Anlayacaksın; şiir ruhun dilidir, kilidini bulman gerek.
Halil Bey yaklaşıp Tahsin’e resmî bir teklif getirdi: Okulda Değerler Eğitimi Koordinatörü olarak görev alın. Tahsin şaşırdı; özellikle bu yaşta ihtiyaçları olduğunu söylediler. Burak, zorbalığın her iki tarafını da yaşamış biri olarak il çapında bir programda konuşmak istediğini açıkladı. Tahsin’in gözleri doldu; gençlerin bir ayda kat ettiği yol hayret vericiydi. Deden nerede Rümeysa? diye sordu Burak; bugün Ankara’da, milli takım seçmelerinde, Ekim’deki dünya şampiyonasına hazırlanıyoruz, dedi Rümeysa. Kazanacaksın; kim durabilir ki karşında, diye karşılık verdi Burak içtenlikle.
Zil çaldı; öğrenciler sınıflara dağıldı. Rümeysa dedesinin yanında kaldı. Bir ay önce bu kapıda olanları düşünüyor musun? Tahsin derin bir nefes aldı: Her gün. O gün hayatımın en kötüsü sanmıştım; meğer en güzeline açılan kapıymış. Bazen düşmek, yeniden doğru şekilde ayağa kalkmak içindir, dedi Rümeysa. Koşarak gelen bir öğrenci, Rümeysa abla, o tekniği bir daha gösterir misin, diye seslendi. Rümeysa gülümsedi, dedesinin yanağından öpüp akşama görüşürüz dedi. Tahsin arkasından bakıp mırıldandı: Mevlânâ ne güzel söylemiş—dünle beraber gitti cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lâzım.
Güneş yükselirken, okul bahçesi yeni bir günün yeni umutlarına açıldı. Demir kapının önündeki o utanç verici sahne artık bir dönüm noktasıydı: Bir kızın cesareti, bir öğretmenin bilgeliği ve bir gencin pişmanlığıyla, bir okulun ruhu değişmişti. O günden sonra, yalnızca Burak değil, herkes kendi içindeki gücü nerede araması gerektiğini öğrendi: Zayıfı ezmekte değil, elinden tutup kaldırmakta. Ve Kayseri’nin dar sokaklarında yağmur sonrası yükselen buhar, altın bir sise dönüşürken, gençler yeni bir sayfayı hep birlikte yazmaya başladı.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





