Zümrüt Defterler ve Kibir Gölgesi: Kanuni’nin Kalbindeki Büyük İskender Korkusu

İstanbul, 1566. Bir Veda Sabahı
Adım İbrahim. Ben, Osmanlı Devleti’nin adalet mekanizmasında kırk yılı aşkın süre hizmet etmiş bir Kadı Efendi’yim. Artık yaşlıyım. Gözlerim Kur’an-ı Kerim’in ince hatlarını zor görüyor, kulaklarım ise Topkapı’dan gelen at kişnemelerini bile duymakta güçlük çekiyor. Ama zihnim, Kanuni Sultan Süleyman Han Hazretleri’nin saltanatının altın devrinden kalma anılarla doludur.
O unvan… Batılıların ona “Muhteşem” demesi, yaptığı fetihlerden, yedi denizin ve üç kıtanın hâkimi olmasından dolayıydı. Ama biz, tebaası… Biz ona bambaşka bir unvan yakıştırdık: Kanuni.
O unvan, onun kılıcından daha keskin, hazinesinden daha değerliydi. O, sadece toprakları değil, gönülleri de kanunla fethetmişti.
Şimdi, yatağımda son nefesimi beklerken, aklım sürekli O’nunla tanıştığım ilk günlere, Şehzade Süleyman’ın Manisa Sancağı’ndaki o sakin ama kararlı günlerine gidiyor.
Manisa, 1518. Sancak Beyi’nin Felsefesi
Ben o zamanlar genç bir kâtip idim. Divan-ı Hümayun’a girmeyi hayal eden, hevesli bir genç. Sultan Selim Han, tahtını sağlamlaştırmakla meşgulken, oğlu Şehzade Süleyman Manisa’yı yönetiyordu.
Süleyman, yirmi üç yaşında, uzun boylu, mağrur, ama bakışlarında müthiş bir dikkat ve huzur taşıyan bir gençti. Birçok şehzadenin aksine, günlerini eğlenceye, av partilerine adamıyordu. O, okuyor, öğreniyor, felsefe yapıyordu.
Sancağın defterdarı, bir gün beni huzuruna çağırdı. Şehzade, defterdarın odasında, ahşap bir masanın başında oturuyordu. Elinde bir kitap, gözleri ise uzaklara dalmıştı. Kitap, Büyük İskender’in hayatını anlatıyordu.
“Kâtip İbrahim,” dedi, sesi yumuşak ama otoriterdi. “Sen, iyi okur, hızlı yazarsın. Şikâyet defterlerini bizzat sen tutacaksın. Benim için bir sancağın nabzı, o şikâyet defterlerinde atar.”
O an, yüzünü inceledim. Gençti, ama gözlerinde asırların tecrübesi vardı.
“Şehzadem,” dedim, boynumu eğerek. “Kılıcınız keskin, ordunuz muzaffer olsun. Ancak, Büyük İskender’in hayatını okumanız beni şaşırttı. O, fetihlerin babasıydı; siz ise, ilmin peşindesiniz.”
Şehzade gülümsedi. O gülümseme, nadirdi ve müthiş bir iç gücü yansıtırdı.
“İbrahim, İskender büyük bir fatihti, doğru. Otuz iki yıllık ömrüne bilinen dünyanın dörtte üçünü sığdırdı. Ama benim için önemli olan, onun yaptıkları değil, yapamadıklarıdır.”
Kafamı kaldırdım. Bu söz, sıradan bir şehzadenin ağzından çıkmazdı.
“İskender, fethetti, ama kalıcı olamadı. Çünkü o, kılıcının gücüne inandı, ama adaletin gücünü unuttu. Halkına gerçek eşitliği, huzuru veremedi. Devlet, sadece kılıçla değil, Adalet üzerine inşa edilir.”
Bu sözler, benim için bir ders oldu. O gün, Şehzade Süleyman’ın felsefesinin üç sütununu öğrendim:
Kılıcın yapamadığını Adalet yapar.
Devlet Adalet üzerine inşa edilir ve Adaletle hükmedersen her günün ibadet sayılır.
Gordion Düğümü ve Kibir
Şehzade Süleyman, İskender’in hikâyesinin bir bölümünden çok etkilenmişti: Gordion Düğümü.
Anlattığına göre, İskender, Asya’ya hükmetme kehanetinin bağlı olduğu o çözülmez düğümü gördüğünde, sabredip çözmek yerine, kibrine yenik düşmüş ve kılıcıyla parçalamıştı.
“O anda,” dedi Şehzade Süleyman, sesi derin bir fısıltıya dönerek, “İskender lanetlendi. Hileye başvurduğu için, kibrine yenik düştüğü için ömrü kısa kesildi. İbrahim, benim en büyük düşmanım, dışarıdaki kafir orduları değil, kalbimdeki kibirdir.”
O an, Şehzade’nin nefsini nasıl terbiye ettiğini anladım. O, sadece bir hükümdar olmak istemiyordu; o, hükümdarlığın gölgesindeki insan kalmak istiyordu.
Diz çöküp, o genç Şehzade’nin elini öptüm.
“Nefsini öldür, yoksa o seni öldürür. Her firavunun bir Musa’sı vardır. Firavun olma. Kibrin senin en büyük düşmanın, Süleyman.” Bu sözler, onun hayatının geri kalanını şekillendirecek bir yemindi.
Tahta Çıkış ve İlk Sınav: Mısır Defterleri
1520 yılıydı. Yavuz Sultan Selim Han vefat etti. Babası gibi, kardeş katline başvurmasına gerek kalmadan, 25 yaşındaki Şehzade Süleyman tahta çıktı.
Hazinesi ağzına kadar doluydu. Ordusu muzafferdi. Ömrü boyunca bir savaşa girmese bile, huzur içinde saltanat sürebilirdi. İşte bu, kibir için en uygun zemindi.
Ama dışarıda fısıltılar dolaşıyordu: “Aslan öldü, kuzu tahta geçti.”
Süleyman, bu fısıltılara kulak asmadı. İlk icraatı, iç otoriteyi sağlamlaştırmak oldu. Şam Beylerbeyi Canverdi Gazali isyan ettiğinde, Sultan Süleyman tereddüt etmedi; isyanı bastırdı ve kellesini aldı. Artık herkes, *“Kuzu”*nun da ne kadar yırtıcı olabileceğini görmüştü.
Ancak asıl sınav, kılıçla verilen değildi.
Süleyman, isyan bastırıldıktan sonra, derhal Mısır eyaletinin masraf ve vergi defterlerini bizzat denetlemeye koyuldu.
Bir tuhaflık vardı: Mısır’dan gelen vergi, hesaplanandan çok daha fazlaydı. Hazinenin fazladan gelen parayla dolması, her hükümdarı sevindirirdi. Ama Süleyman, kaşlarını çattı.
“Kâtip İbrahim,” dedi, o zamanlar artık onun sır kâtibiydim. “Fazladan gelen her akçe, bir zalimliğin işaretidir. Devlet zenginleşirken, halk fakirleşiyorsa, o zenginlik haramdır.”
Hemen Mısır Valisi’nin denetlenmesini emretti. Kısa sürede gerçek ortaya çıktı: Vali, devletteki konumunu yükseltmek için halktan gereğinden fazla vergi alıyordu.
Sultan Süleyman, hemen bir ferman yayınladı. Vali görevden alındı, halktan alınan fazla vergiler iade edildi.
Bu olay, tüm dünyaya bir mesajdı: Bu yeni padişah, paranın peşinde değil, Adaletin peşinde koşuyordu. Kanuni unvanının ilk tohumları o gün atıldı.
Zaferin Gölgesindeki Korku: Mohaç ve Mezarda Geçirilen Gece
İçerideki huzur sağlandıktan sonra, büyük seferler başladı. Rodos, Belgrad, Budin… Muhteşem Süleyman’ın kılıcı Avrupa’nın kalbine doğru yürüdü.
1526’da Mohaç Meydan Muharebesi gerçekleşti. Türk ordusu, Macar ordusunu darmadağın etti. Bu, Osmanlı’nın Avrupa’daki yürüyüşünün en görkemli zaferiydi.
Zaferden sonraki gece. Ordugâh, şenlik ateşleri ve zafer naralarıyla inliyordu. Süleyman’ın çadırının önünde nöbet tutuyordum.
Ancak içeriden gelen sesler, naralar değil, fısıltılardı.
Sultan Süleyman, o gece büyük bir korkuya kapılmıştı: Bu muhteşem zafer, kibrini besleyebilirdi. Karşısında kimsenin duramadığı, mutlak bir imparator oluşu, onun nefsini azdırabilirdi.
Derhal bir ferman yayınladı: “Hemen çadırın yanına bir mezar kazın! Ve geceyi o mezar içerisinde geçireceğim!”
Bu emir, tüm ordugâhı şaşkına çevirdi.
O gece, Sultan Süleyman, soğuk toprağın içine kazılmış o dar mezarın içinde, sadece bir kefenle yattı. Ve tüm gece, kendine o gençlik yeminini tekrarladı:
“Kibrini yen, Süleyman. Her firavunun bir Musa’sı vardır. Firavun olma. Kibrin senin en büyük düşmanın, Süleyman.”
O, cihanın en büyük hükümdarıydı. Ama zaferin en zirvesinde, kendini ölümün ve hiçliğin soğukluğunda terbiye ediyordu. O gece, anladım ki, onun Kanuniliği, sadece kanun yazmakla değil, nefsine koyduğu bu yüksek kanunla mümkündü.
Kanunname-i Âl-i Osman: Adaletin İnşası
Kanuni, fetihlerine devam ederken, idari ve hukuki düzenlemeler için de dur durak bilmiyordu. Ülkenin dört bir yanından Kadı’ları, kazaskerleri toplattı.
Bana verilen görev, Fatih Sultan Mehmet döneminden kalan kanunları, yeni imparatorluğun ihtiyaçlarına göre güncelleyecek bir heyeti yönetmekti. Buna Kanunname-i Âl-i Osman adı verildi.
Yüzlerce yeni kanun yazıldı. Bunlar arasında öyleleri vardı ki, dünya tarihi bunları yüzyıllar sonra bile yazamadı.
Mesela: Dünyanın ilk çevreci kanunları.
“Huzurunuzda sebepsiz yere bir ağaç kesilmesi, bir çiçek koparılması yasaklanmıştır,” diye ferman etti. “Başıboş akan tüm sulara musluk takılmasını emredin. Suyu israf edenin cezası ağır olacaktır.”
O, sadece insanlara değil, tabiata da kanun koyan bir hükümdardı. Her şeyin bir düzeni, bir hakkı vardı.
Ama en önemlisi, yargılama sırasında herkesin eşit olmasıydı. Kanuni, mahkemelerde her kesimden insanın aynı derecede hakka sahip olmasını sağladı. Öyle bir hak ki, artık sıradan bir köylü bile, Koskoca Osmanlı Padişahı’nı dava edebilirdi.
Padişahı Dava Eden Çiftçi
Bu olayı bizzat yaşadım, zira o gün Divan’da hazır bulunuyordum.
Edirnekapı civarından bir çiftçi, Sultan Süleyman’ı dava açmıştı. Kadı Efendi, heybetli kürsüsünde oturuyordu. Padişah ise, Kadı’nın hemen yanında, şahitlerin oturduğu yerde, sıradan bir vatandaş gibi bekliyordu.
Çiftçinin şikâyeti basitti ama derindi:
“Ben 15 yıldır çiftçilik yaparım. Babam da çiftçiydi, dedem de. Eğer Allah o yıl tarlama fazla mahsul verirse, ben Hünkârıma fazla vergi öderim. Amma velakin, yine Allah’ın nasibiyle tarlama bir felaket uğrar ve o yıl hiç mahsul alamazsam, Hünkârım bana niçin yardım etmez?”
Mahkeme salonunda derin bir sessizlik oldu. Bu, sadece bir dava değil, devlet-halk arasındaki ahitti.
Kadı Efendi, Kanunname’yi dikkatle inceledi. Osmanlı kanunları, sadece devlete karşı borcu değil, devletin halka karşı olan sorumluluğunu da yazıyordu.
Hüküm verildi: Kanunlara göre, çiftçi haklı bulunmuştu. Zararlarının, Sultan Süleyman’ın kişisel hazinesi tarafından karşılanmasına karar verildi. Devlet hazinesi değil, bizzat Padişah’ın cebinden ödenecekti.
Sultan Süleyman, kararı dinledi. Yüzünde ne öfke ne de şaşkınlık vardı. Sakin, onurlu bir edayla ayağa kalktı.
“Kadı Efendi,” dedi, sesi tüm salonda yankılanıyordu. “Eğer sen, sırf ben padişahım diye, haksız olduğum halde benim lehime karar verseydin… Şuracıkta kılıcımı çeker, ellerini alırdım!“
Bu sözler, salonda bulunan Avrupalı elçilerin bile dehşetle fısıldaşmasına neden oldu. Dünyada nerede görülmüştü, bir Padişah’ın kendi yargıcına bu kadar mutlak bir güç vermesi?
O an, Kanuni’nin adaletinin sadece kanunlardan değil, hür vicdanın korunmasından geçtiğini anladım.
Kadı Efendi, omuzlarında dünyanın ağırlığını taşıyan bir sorumlulukla hüküm veriyordu. Ve Padişah, omuzlarındaki yükü hafifletmek yerine, o yükü taşıyabileceği onuru veriyordu.
Lanet ve Liyakat: Kanuni’nin Mirası
Saltanatının sonuna doğru, Kanuni Sultan Süleyman, 46 yıl boyunca hüküm sürdüğü imparatorluğun sınırlarını iki buçuk kat büyütmüştü. Akdeniz ve Karadeniz, Türk’ün üstünlüğünü kabul etmişti.
Ancak o, her daim o gençlik yeminiyle yaşadı: Kibirden uzak durmak.
Oğlu Şehzade Bayezid’i idam ettirmek zorunda kaldığında bile, yüzündeki o ağır sorumluluk ve hüzün, kibrin değil, bir baba ve bir hükümdar olmanın çelişkili ve acı verici yükünü yansıtıyordu. Hükmetmek, sadece zafer değil, bazen de kalbini feda etmek demekti.
O, 1566 yılında, 72 yaşında, yine bir sefer sırasında, Zigetvar Kuşatması’nda ruhunu teslim etti. At sırtında, vazifesinin başında.
Avrupalılar ona “Muhteşem” dedi. Ama biz, Kanuni dedik.
Şimdi, İstanbul’da, benim de sonum yaklaşıyor. Penceremden, Kanuni’nin emriyle inşa edilen o görkemli Süleymaniye Camii’nin siluetini görüyorum.
O, arkasında sadece fetihler ve muhteşem eserler bırakmadı. O, arkasında öyle bir adalet sistemi bıraktı ki, bugün bile teknoloji ve küresel kurumların olduğu bir dünyada, insanlar beş yüz yıl önce kurulmuş o sisteme bakıp özlem duyuyorlar.
Çünkü insanlar, gücün değil, vicdanın hükmettiği bir yere inanmak istiyorlar.
Unutmayın ki: Güç, bencil ve ahmak bir insanın elinde sadece felakete yol açar. Onu ancak sorumlu ve adil bir el kullanırsa, dünya daha yaşanılabilir bir hale gelir.
Ben, Kadı İbrahim. Kanuni’nin zamanında yaşadım ve gördüm ki; asıl muhteşemlik, kılıçla değil, adaletle fetholunan gönüllerdeydi.
Güneş doğuyor. Süleymaniye’den yansıyan ilk ışık, odamı aydınlatıyor. Kanuni’nin felsefesi, her zaman bir rehber olmalı: Her firavunun bir Musa’sı vardır. Firavun olma.
News
Sarayın Gizli Gülleri: Kapalı Kapılar Ardında Saklı Kalan Harem Güzellik Sırları
Sarayın Gizli Gülleri: Kapalı Kapılar Ardında Saklı Kalan Harem Güzellik Sırları İstanbul’un yedi tepesi üzerinde yükselen görkemli Saray-ı Hümâyun, daima…
Gazi Osman Paşa’nın Efsanesi: Plevne’de Dört Ay Süren Unutulmaz Direnişin Gizemi!
Gazi Osman Paşa’nın Efsanesi: Plevne’de Dört Ay Süren Unutulmaz Direnişin Gizemi! 1877 baharı, Balkanların üzerinde asılı duran kara bir bulut…
Gönül Kafesinin Ardındaki Sır: Bir Osmanlı Hanımının Sessiz İsyanı ve İki Perşembe Gecesi
Gönül Kafesinin Ardındaki Sır: Bir Osmanlı Hanımının Sessiz İsyanı ve İki Perşembe Gecesi İstanbul’un o meşhur, lakin çilekeş kadınlarının kaderi,…
Haremden Çarşıya: Osmanlı Kadınlarının Gönül Kıskacı ve Sarayın Gizli Gücü
Haremden Çarşıya: Osmanlı Kadınlarının Gönül Kıskacı ve Sarayın Gizli Gücü İstanbul’da, Topkapı Sarayı’nın yüksek duvarlarının gölgesinde, her biri bir coğrafyadan…
Bursa’nın Fethinden Rumeli’ye Uzanan Kader: Orhan Gazi’nin Sessizce Kurduğu Devlet
Bursa’nın Fethinden Rumeli’ye Uzanan Kader: Orhan Gazi’nin Sessizce Kurduğu Devlet Yıl 1326. Bursa’nın eteklerinde, rüzgârın sesi bile ağırdı. Babası, cihan…
Bir Rüya, Bir Çınar, Bir Cihan Devleti: Osman Gazi’nin Belini Kuşandığı Kılıcın Sırrı
Bir Rüya, Bir Çınar, Bir Cihan Devleti: Osman Gazi’nin Belini Kuşandığı Kılıcın Sırrı Osmanlı İmparatorluğu’nun kökleri, bir cihan fethinden…
End of content
No more pages to load





